Yazışmalık

Başka sese beñzemez ananıñ sesi, Her sözcüñ arasañ vardır Türkçesi

ATATÜRK DEVRİMLERİ

Mustafa Kemâl Atatürk'üñ Türkçe üzerine çalışmalarını ve Dil Devrimi'ni içerir

ATATÜRK DEVRİMLERİ

İletigönderen suleymanoglak » 16 Eyl 2007, 21:18

ATATÜRK DEVRİMLERİ

Atatürk askeri bir dahi ve karizmatik bir lider olduğu gibi, aynı zamanda
büyük bir devrimcidir. O dönemde, Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş
medeniyetler seviyesine ulaşabilmesi ve kültürel açıdan gelişmiş toplumların
aktif bir üyesi olabilmesi için, modernize edilmesi gerekmektedir.

Mustafa Kemal de bunu yapmış,
1924 ile 1938 yılları arasında, insanlarının kurtuluşu ve hayatta
kalabilmesi için yaşamsal öneme sahip olan devrimleri hayata
geçirmiş; bu devrimler, Türk halkı tarafından büyük bir coşku ile
karşılanmıştır.

Harf Devrimi

Atatürk'ün gerçekleştirdiği en önemli devrimlerden birisi de, 3 Kasım 1928 tarihinde
Arap alfabesinin kaldırılması ve Latin alfabesinin kabul edilmesi olmuştur.

Kıyafet Devrimi

Kıyafet devrimi ile birlikte, kadınlar dinsel geleneklerden kaynaklanan çarşafı atıp,
modern giysiler, erkekler ise fes yerine şapka giymeye başlamışlardır.

Hukuk Sisteminin Laikleştirilmesi

1920 yılında kurulmuş olan yeni Türkiye Devletinin yeni bir hukuk
sistemine de ihtiyacı olduğunu bilen Atatürk, Mecelle, yani din esaslarına dayalı
Medeni Kanun yerine İsviçre Medeni Kanununu getirmiş, o dönemde geçerli olan ceza
yasasını ise İtalyan Ceza Yasası ile değiştirmiştir. Kısacası Türk Hukuk Sistemi tüm çağdaş
gereksinimler ışığında modernize edilmiştir.

Öğrenimin Laikleştirilmesi

19. Yüzyıl başlarına dek, Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde çeşitli eğitim sistemleri
uygulanmıştır. Atatürk, İslami eğitim veren medrese sisteminin, yeni toplumun
ihtiyaçlarına cevap veremeyeceğini; bu nedenle, batı modellerine benzeyen yeni bir eğitim
sisteminin oluşturulması gerektiğini görmüş, böylece önce öğretimin birleştirilmesi
(Tevhid-i Tedrisat) kanunu çıkarılıp dini eğitim veren tüm öğrenim kurumları kapatılarak,
bütün eğitim işleri Milli Eğitim Bakanlığı çatısında birleştirilmiş,
1933 yılında da bir üniversite reformu gerçekleştirilmiştir.

Kadınlara Sağlanan Medeni Haklar

Atatürk Devrimleri ile birlikte, yüzyıllar boyunca ihmal edilmiş olan Türk kadınına
yeni haklar tanınmış; kabul edilmiş olan yeni Medeni Kanun gereğince kadınlar da
erkeklerle eşit haklara sahip olmuş, resmi görevlere atanmaları, oy vermeleri ve
Millet Meclisine seçilmeleri mümkün kılınmış; tek eşlilik ilkesi ve
kadınlara tanınan eşit haklar, Türk toplumuna bir canlılık kazandırmıştır.

kaynak : Görsel
  • 0

suleymanoglak
Sesli Yeñi Üye
Sesli Yeñi Üye
 
İleti: 4
Katılım: 16 Eyl 2007, 21:15
Değerleme: 0

Ynt: ATATÜRK DEVRİMLERİ

İletigönderen YİĞİT TULGA » 25 Eki 2008, 11:36

Kaynak:
[url=http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Şapka_Kanunu]http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Şapka_Kanunu[/url]

Börk (şapka) Devrimi ile Y. TULGA yorumu:


Şapka Devrimi, Atatürk’ün
Atatürk Devrimleri arasında önemli bir yeri vardır. İlklerden olması hem halkın
nabzını ölçmüş hem de diğer reformlara zemin hazırlamıştır. Atatürk'ün Kastamonu’ya düzenlediği gezide şapkayla halkın arasına girmesinin ardından, şapka giyilmesi hakkında kanun çıkarılmıştır.
Şapkanın Tarihi

Şapka sözcüğü Rusça şa'pka’dan geliyor. Anadolu türkçesinde şapka sözcüğü 15.yy.dan sonra kullanılmaya başlanmış. Giyilen elbisenin kumaşından, fötr veya başka bazı malzemelerden, değişik biçimlerde yapılan, kıyafeti tamamlayan bir aksesuar. Şapka sosyal hayatta statü sembolü olarak görülüyor, otorite, itibar ve güven izlenimi veriyor, kıyafetin veya üniformanın bir parçasını oluşturuyor.

Eldeki arkeolojik verilere göre, şapkayı ilk kullananlar Mısırlılardır. MÖ 3200'de Mısır’da erkeklerin başlarına
tüyler, kralların ise taçları ya da perukları üzerine bezler taktıkları biliniyor. M.Ö. 3000 yıllarında Girit adasında yaşayan “Minos”luların başlarında uzun sivri tepeli şapkalar,
Asurluların ise yuvarlak şapkalar vardı.

Daha sonraları, şapkanın statü sembolü haline geldiğini görüyoruz. Eski Yunan’da şapkayı yoksullar, eski Roma’da ise tam tersine zenginler giyerdi.

Doğu’ya baktığımızda ise, bu bölgede yaşayan insanların şapka takmak yerine saçlarını süslemeyi tercih ettiklerini görüyoruz. MS 11. ve 13. yy.dan sonra Haçlı Seferleri, “Doğu”daki saç süsleme kültürünü batıya taşır. Batılı kadınlar da saçlarını taş ve boncuklarla süslemeye başlar http://www.hurriyetim.com.tr/agora/article/asp Hürriyetin Agora sayfasından bir makale .

Türklerin tarihinde de şapka önemli bir yere sahiptir ve Orta Asya dönemine kadar uzanır. Bu şapkalar genelde posttan ve keçeden yapılmıştır.

Kaşgarlı
Mahmut’un “

Divân-ı Lügati't-Türk” adlı eserinde şapka, “börk” kelimesiyle, börk ise dört türüyle kayıtlıdır (sukurlaç, kızıklığ, kurutma ve kıymaç). Osmanlı
Devletinde de 1826’ya kadar börk kullanılacaktır. Yeniçeriler tarafından sadece törenlerde “üsküf” adıyla giyilecektir. Asker dışında; din, devlet adamları ve padişahlar da ayrı ayrı başlıklarla tanımlanır. En bilinen başlık çeşidi “kavuk” ve “külah” tır.

1826’dan hemen sonra,
2. Mahmut’un

Yeniçeriliği kaldırması sırasında Akdeniz’de seferde olan Kaptan-ı Derya

Koca Hüsrev Paşa; padişahın Yeniçerilerden hiçbir
eser kalmaması konusunda çaba gösterdiğini işitince, Tunus’ta bir miktar fes alıp tayfalarına giydirdi. İstanbul’a döndüğünde askerleriyle padişahın huzuruna başında fesle çıkınca, bu yenilik padişahın çok hoşuna gitti ve eski başlıkların yerini fesin almasını emretti.

Tunus’tan, hemen 50 bin adet fes sipariş edildi. Ancak daha sonra hammaddesi yün olan fesin üretiminin kolaylığı fark edildi ve bir imalathane kuruldu. 1828’de çıkartılan bir kıyafet nizamnamesiyle de fes resmi başlık oldu. Daha sonra genişleyen Feshâne Fabrikası, bütün ihtiyacı karşıladığı gibi devletin ilk yünlü mensucat fabrikası haline geldi. Cezayirli denizcilerin İstanbul’a taşıdığı fesi, bir dönem Türk denizcileri ve kadınlar da kullanmıştır. http://www.senocak.com.tr/turk/sapka_c.htm Şenocak'ın netteki makalesi:

Osmanlı Devleti zamanında başlığın özel bir yeri vardı. Saray ve saraydaki yüksek rütbeli subaylar 43 çeşit farklı başlık giyerlerdi. Hiç kimse kendine ait olmayan rengi ve şekli kullanamazdı. Hükümet ve devlet görevlilerine ayrılan başlık sayısı 27 idi. Sadrazamdan, vezir habercisine kadar herkesi şapkalarından tanımak mümkündü.
Şapka Devrimi Neden Yapıldı?
Kurumsal değişim gerçekleştirmiş bütün devrimlerin kültürel değişimi de beraberinde getirmiş olması, Atatürk reformlarının da hareket noktasını oluşturmuştur. Nitekim reformların kültürel alandaki yansımaları, Cumhuriyet öncesi dönemde onlara karşı çıkışın temel nedenlerinden biri olmuşturŞaban SİTEMBÖLÜKBAŞI, “Kültür Devrimleri Yönüyle Atatürk Reformları”, Türkiye Günlüğü, Yaz 1996, sayı:56, s. 62.

Şapka kanununun, Cumhuriyet dönemindeki reformlar içinde ilklerden olması, daha sonra yapılacak reformların sembolik bir öncüsü olduğunu göstermektedir. Şapka kanunu yoluyla halk, psikolojik olarak değişime hazırlanacaktı. Muhtemelen şapka kanunu, tepkileri ölçecek bir barometre işlevi görecek, bu sayede toplumun reformlara tahammül sınırı ölçülerek, reformların çapı ve düzeyi tespit edilecekti. Kıyafet, kendi başına insan davranışına da etki edebilirdi. Kıyafetin taşıdığı sembolün anlamı insanın psikolojisine etki ederek onu yönlendirebilirdi. Geleneksel giysiler, doğu toplumlarının sembolü olarak aynı zamanda batının ve batıcıların bakış açısından geri kalmışlığı hatırlatan bir karaktere sahipti. Reformcu devlet adamlarının bakış açısından mistisizmle ve kadercilikle özdeşleşmiş doğu kıyafetleri giyen bir toplumun, o kıyafetleri giydiği sürece, kendisiyle özdeşleşen ruh halini terk etmesi mümkün olmazdı. Batının ruh halini ve davranış biçimini benimsemenin yollarından biri, batı insanının psikolojisini temsil eden giysileri giymekti

Atatürk Devrimi, “tümden değişim” i başlattığı için, diğer bazı siyasi devrimlerden ayrılır. Sadece iktidarın değişimini ya da ekonomik ilişkilerin yeniden düzenlenmesini hedefleyen devrimlerden ayrılarak; hem bunları, hem de toplumu, hatta toplumdaki bireyin anlamını, ilişkilerini, düşüncesini, davranışını yani kısacası özünü değiştirmeyi amaçlamaktadır. Şener AKSU, “Atatürk Devrimi Sürecinde Kıyafet Devrimin Yeri”, Atatürk’ün Cumhuriyetin İlanından Sonraki Hedefleri Sempozyumu 4-6 Haziran 1998- İzmit, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu,Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara-1999, s.123

Atatürk’e göre şapka; çağdaş olma, evrensel medeniyete katılma, kafaların içini hurafelerden kurtarıp bilimsel düşünceye açma yolundaki çabaları destekleyen ve simgeleyen bir adımdı. Atatürk, yüzyıl önce halka benimsetilen fesi, Türklük veya İslamlık simgesi olarak görmeyecek kadar tarih bilgisine sahipti Turhan FEYZİOĞLU, “Türk İnkılabının Temel İlkesi: Laiklik”, Atatürk Yolu, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara-1995, s. 207-208
. Falih Rıfkı Atay da bu konuda şunları söylemiştir: “ Mustafa Kemal, bir tatlı su Türk'ü değildi. Fes ve şapkanın medeniyet demek olmadığını elbet biliyordu. Fakat, başlık değiştirmenin din ve iman değiştirmek olmadığını göstermek istedi”. Orhan Koloğlu da Şapka devriminin kafanın dışına değil içine yönelik olduğunu ifade etmiştir. Orhan KOLOĞLU , “Şapka Devrimi Kafanın Dışına Değil İçine Yönelikti”, Toplumsal Tarih Dergisi, Cilt: Sayı:83 Kasım 2000

Şapka devriminin temel felsefesini günümüz mantığı ile kavramak oldukça zordur ve bu yüzden hatırı sayılır bir grup tarafından “Gardrop Devrimi” olarak isimlendirilmiştir. Kıyafet devriminden önce sarık, fes ve peçe, halk tarafından âdeta İslâmiyet’in bir parçası olarak kabul edilmekteydi ve laik bir ulusun kıyafetini, dinsel inançlara bağlamak uygun görülmemişti ” Turhan OLCAYTU, Dinimiz Neyi Emrediyor, Atatürk ne yaptı? Devrimlerimiz İlkelerimiz, 8. Baskı, Ajanstürk basın ve basım, Ankara, s. 65 . Bununla birlikte, demokratik bir ülkede kıyafetlerin devlet tarafından belirlenmesi aslında bunun demokratik bir devrim olmaktan çok Türk ulusunu onları bekleyen ve islam devleti mazisi ile pek uyuşmayacak yeni bir geleceğe hazırlanması olarak görülmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Atatürk, kişinin maddi yaşam koşullarını değiştirip düşünce tarzına şekil vermenin yanısıra, “düşünce tarzını” değiştirerek maddi yaşam koşullarını geliştirmek ve uygarlığa eriştirmek yolunu dener İlhan ARSEL, Şeriat Devletinden Laik Cumhuriyete, Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına, Kaynak Yay., 5. Basım, İstanbul Ocak-2004, s. 714-715 .

Atatürk’ün şapka devrimini yapmaktaki maksadını şu sözlerinden çıkarmak mümkündür: “Bayların ulusumuzun giymekte bulunduğu ve bilgisizliğin, aymazlığın, bağnazlığın, yenilik ve uygarlık düşmanlığının bir simgesi gibi görünen ‘fes’i atarak onun yerine, bütün uygar dünyanın kullandığı şapkayı giymesi ve böylece Türk ulusunun uygar toplumlardan anlayış yönünden de hiçbir ayrılığı olmadığını göstermesi gerekiyordu.” Filiz KESKİNKILIÇ, “Hukuksal Bir Yaklaşımla Kılık- Kıyafet Devriminin Değerlendirilmesi”, T.C. Genelkurmay Başkanlığı-Atatürk Haftası Armağanı, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Genelkurmay Basımevi, Ankara-2000, s. 269

Şapka giyilmesi hakkındaki kanunun gerekçesinde, Adliye Encümeni Mazbatasında bu durum kesin olarak belirtilmiştir: “Türklerle batı milletleri arasında bir “alamet-i farika” olan mevcut serpuşun değiştirilerek yerine medeni ve modern toplumların müşterek serpuşu olan şapkanın giyilmesi gerekiyor.”

Atatürk bu konuda Nutuk’ta der ki: “Fesin kaldırılması zorunluydu. Çünkü fes, kafalarımızın üstünde, bilgisizliğin, bağnazlığın, uygarlık ve her türlü ilerleme karşısında duyulan nefretin bir simgesi gibi oturuyordu.” Seçil ERDEN, “Kültürel Batılılaşma”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Ansiklopedisi, 3.cilt, “Modernleşme ve Batılılaşma”, İletişim Yay., s. 387-388

Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşında sivil giyindiğinde çoğu kez “kalpak” takardı. Diğer “Kuvay-ı Milliyeciler’in” de Mustafa Kemal’e uymalarıyla kalpak, Anadolu’dan ve “Ulusal Savaş”tan yana olanların bir tür simgesi olmuştur. Bununla birlikte, 1. Büyük Millet Meclisi'ndeki “İkinci Grup” üyeler arasında fes ve sarık da oldukça yaygındı Toktamış ATEŞ, Türk Devrim Tarihi, 8. Basım, Der Yay., İstanbul-1999, s.342 . Şapka devriminin gerekçelerinden birinin de bu olduğunu varsayabiliriz.

Şapka devrimine bir de ulusalcılık açısından bakmak gerekiyor. “Ulus devlet” temeli üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde “ulusal” başlık bulunmuyordu. Mustafa Kemal 19 Mayıs günü Samsun’a vardığında onu karşılayan halkı gözlemleyen bir İngiliz subayı, şu gözlemleri not etmişti: “Karşılamaya gelen halkın kiminin başında fes, kimininkinde kalpak, kimininkinde sarık, kimi başına bir bez parçası bağlamış; kiminin sırtında aba, kiminde cepken, kiminde yelek; kiminin bacağında şalvar, kiminde pantolon, kiminde uzun beyaz külot; kiminin ayağında çarık, kiminde yemeni, kiminde iskarpin, kiminde potin… Demek ki bunlar henüz ulus değil!...”

Mustafa Kemal, bir ulus olmanın dış görünüş konusunda de çağdışı baskılardan özgürleşmeyi zorunlu kıldığını biliyordu Özer OZANKAYA, Cumhuriyet Çınarı, 4. Baskı, Ankara-1999, s. 456-457 .

Burada asıl sorun ulus-devlet oluşturma çabasıdır. Çünkü bireysel irade, ulusal iradenin temel taşıdır ve ulus devlette; ulusal irade ile bireysel irade arasında ikinci derecede bir otorite kabul edilmez. Farklı dinsel kimliği ifade eden giysiler, toplumun “milli duygu” etrafında birleşmesi yönünde bir engel sayılmakta, kaynaşmayı önlediği kabul edilmektedir . Şapka devrimiyle ulus-devlet oluşum süreci tamamlanabilir, oluşturulan ulusal üst kimlik aile toplumdaki bütün bireyler, dinsel ayrımlardan arınarak, ulusa ait olma duygusunu yaşayabilir.

Fesin yasaklanması ve yerine şapkanın konmasıyla; gerek değişik din ve mezhepten, gerekse değişik görüşten yurttaşlar arasında Müslüman-Müslüman olmayan ayrımı yapılması da son buldu
. Cumhuriyet reformlarıyla gelen şapka ve kravat, moda unsuru olmanın ötesinde; dinsel, etnik ve toplumsal (kentli-köylü) farklılıkları eritip ortadan kaldıran bir nitelik kazanmış ve devlete sadakati gösteren bir laiklik üniforması haline gelmiştir .
Şapka Kanunu
Şapka, şapka devriminden önce yer yer kullanılmaya başlanmıştı. Tanzimatla başlayan, Meşrutiyetle artan “Batıcılık” akımının etkisiyle, özellikle İstanbul Pera’da, levantenlerin ve gayrı müslimlerin öncülüğünde pantolona, iskarpine, yeleğe, gömleğe rastlanmaktaydı. Hatta şapka giyen müslüman türkler de vardı
. 20.yy.ın başında Osmanlı’nın parçalanmasının son aşamasında propaganda aracı olarak, örneğin Balkanlar'da, şapkanın fese zaferi ve üstünlüğü gündemde tutuluyordu. Oysa arada sırada Türk, Arap, Hint'li müslümanların batıyı ziyaret edenleri, kafalarına şapka geçirmekte hiçbir sakınca görmüyorlardı. 2. Dünya Savaşı sırasında başkumandan vekili Enver Paşa’nın orduya güneş siperlikli “Enveriye” adı verilen bir başlık getirmesi, değişim yolunda ilginç bir adımdı. Kurtuluş Savaşı sırasında da Milli Mücadelecilerin, Atatürk’ün modalaştırdığı yan çevrilmiş kalpak kullanmaları, fesin modasının geçmekte olduğunun işaretiydi Orhan Koloğlu; Şapka Devrimi Kafanın Dışına Değil, İçine Yönelikti - Toplumsal Tarih Dergisi sayı 83 .

Hakkı Kılıç, 1915 yılında yazdığı “Son Cevap” adlı risalesinde, şapka giymenin hiçbir sakıncasının olmadığını belirtmiştir. 2. Meşrutiyet’in batıcı düşünürlerinden Abdullah Cevdet ise laikliği, latin harflerini, kadın haklarını açıkça savunmuş, Sirkeci’de şapka ile gezmiştir Hakan UZUN, “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Süreklilik”, Avrasya Etüdleri, s. 17 .

Mustafa Kemal’in şapka devriminden çok önceleri (7-8 Temmuz 1919), Erzurum ve Sivas Kongresi arasında Mazhar Müfit ile bir mülakatı bize, şapka konusundaki görüşlerini yansıtır. Erzurum Kongresi sona erdikten sonra Mustafa Kemal ve arkadaşları her gün ve her gece bir araya gelerek yapılan çalışmaları değerlendiriyor, Sivas Kongresine sunulacak belgeleri hazırlıyorlardı. Yine böyle bir gece Gazi Paşa ile İbrahim Süreyya Yiğit, baş başa vermiş çalışıyorlardı. Paşanın aklına Mazhar Müfit geldi. Emir eri Ali ile haber gönderip onu da odasına çağırttı. Bir ara Süreyya bey, Paşaya şöyle bir soru yöneltti: “ Paşam, başarıya ulaştıktan sonra da iş bitmiyor. Memleketin sonsuza dek çalışmaya ve devrimler yapmaya ihtiyacı var. Neler yapmayı düşünüyorsunuz ?” Mustafa Kemal bu soru üzerine Mazhar Müfit’e, gidip odasından not defterini getirmesini söyledi. Sonra da,
“Şimdi not et bakalım”, dedi. “Ama defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir sen bileceksin. Şartım bu. Önce tarih koy: 7-8 Temmuz 1919. Sabaha karşı. Şimdi yaz:

Bir: Zaferden sonra hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır.

İki: Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken muamele yapılacaktır.

Üç: Tesettür (örtünme) kalkacaktır.

Dört: Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir.”

Bunu duyunca Mazhar Müfit’in kalemi elinden düştü. Paşa, “neden durakladın?” diye sordu. “Darılmayın ama Paşam, sizin de hayalperest yanlarınız var.”

“Bunu zaman tayin eder, sen yaz.

Beş: Latin harfleri kabul edilecek.”

“Paşam yeter, yeter. Cumhuriyet ilanını başaralım, üst tarafı kolay.”

Mazhar Müfit, bundan sonra defterini kapayarak koltuğunun altına aldı ve ayağa kalkarak, “Paşam sabah oldu”, dedi. “Siz oturacaksanız hoşça kalın.” Hıfzı TOPUZ, Gazi ve Fikriye, 6. Basım, Remzi Kitabevi, İstanbul Ocak-2002, s. 141-142


Görüldüğü gibi Mustafa Kemal, şapka devrimini çok önceleri tasarlamış ve bunu gerçekleştirmek için uygun zamanı beklemiştir. Gazi, bu çeşit devrimlerle entelektüel Jön Türkler zamanında yalnız düşünce alanında kalmış olan planlarını gerçekleştirmişti.

Doğu ve Güneydoğu’daki isyanların bastırılmasından sonra Mustafa Kemal Atatürk yurdun her tarafından gelen heyetleri kabul ediyordu. Bu heyetlerin bir kısmını İsmet İnönü’ye havale ederken, Kastamonu’dan gelen heyeti haber aldığında, “bu heyetle ben görüşeceğim” dedi. Saffet Arıkan, anılarında, Atatürk’ün şapka devrimini Kastamonu’da gerçekleştirme kararını ve bunun sebebini kendi sözleriyle şöyle özetliyor: “Niçin Kastamonu’yu seçtiğimi bilmezsin. Dur, anlatayım. Bütün vilayetler beni tanırlar; ya üniformayla veya fesli, kalpaklı sivil elbiseyle görmüşlerdir. Yalnız Kastamonu’ya gidemedim. İlk önce nasıl görürlerse öyle alışırlar, Türkiye beni öyle görür, yadırgamazlar. Üstelik, bu vilayetin hemen hepsi, asker ocağından geçmişlerdir, itaatlidirler, munistirler. Bunun için şapkayı orada giyeceğim.” der http://www.tbmm.gov.tr/tutanak/donem22/yil1/bas/b113m TBMM Tutanak Dergisi, 30. 07. 2003, 113. Birleşim, Dönem:22, Cilt: 25, Yasama Yılı: 1

İlk denemeyi kendisi yaptı. Gazi çiftliğinde beyaz bir Panama şapkası giyerek, traktör üstünde resim çektirdi. M. Kemal Atatürk, 23 Ağustos 1925'te sekiz gün sürecek Kastamonu gezisine başlamış, İnebolu, Devrekani, Taşköprü, Seydiler, Küre ve Daday ilçelerini ziyaret etmiştir.

Sembolik düzeyde laikleşmenin bir gereği olarak devreye sokulan şapka devriminin Kastamonu’dan başlatılması da bir plan dahilinde gerçekleşir. Çünkü eğer düşündüğü olursa, Anadolu’nun bu mutaassıp şehrinde görünümünü halka kabul ettirebilirse, diğer bölgelerde kabul ettirmek daha kolay olacaktır. Bunun için şapka devrimini İzmir’den başlatma tekliflerine, İzmirlilerin şapkaya alışık olduklarını, dolayısıyla orada şapka giymenin pek anlam ifade etmeyeceğini, dikkatlerin daha çok giysileri ve şapkası üzerinde yoğunlaşacağına inandığı bu Anadolu şehrini seçtiğini belirtir.

Kastamonu halkı, gece bir fener alayı yaparak Gazi’nin evi önüne gelmiş, Gazi de onları selamlamıştır. Ertesi gün belediye dairesinde Kastamonu halk teşekkülleri ve kazalardan gelen heyetlerin kabulü sırasında Gazi ile şehir esnafından bir terzi arasında şapka devriminin ilk açık söylenişi sayılması gereken şu konuşma geçti:

:Gazi - (terziye elbisesini göstererek) Bu elbiseler, ucuz ve düz milletlerarası kıyafet mi?
:Terzi ve diğer esnaf – Evet milletlerarasıdır.

:Gazi – İşte görüyorsunuz, bu elbiseler ucuzdur, basittir, yerli malıdır. Aynı elbise kumaşından bir de kumaş serpuş yaparsınız.

:Gazi – (esnaftan başka birine) Fesini gösterir misin?

Fesin üstünde bir sarık vardı, altından da bir takke çıktı.

:Gazi devam etti: “İşte takke, üzerinde fes, onun üstünde de ağbani sarık… Bunların hepsinin ayrı ayrı parası yabancılara gidiyor. Bunu söylemekten maksadım şudur: Biz her açıdan medeni insan olmalıyız. Çok acılar gördük, bunun sebebi dünyanın durumunu anlayamayışımızdır. Fikrimiz, zihniyetimiz tepeden tırnağa kadar medeni olacaktır. Şunun bunun sözüne önem vermeyeceğiz. Bütün Türk ve İslam alemine bakın. Zihniyetlerini fikirlerini medeniyetin emrettiği değişim ve yükselişe uydurmadıklarından ne büyük felaket ve ıstırap içindedirler. Bizim de şimdiye kadar geri kalmamız ve en nihayet son felaket çamuruna batışımız bundandır. Beş altı sene içinde kendimizi kurtarmışsak, bu, idaremizdeki değişimdendir.Artık duramayız, ne olursa olsun ileri gideceğiz, çünkü mecburuz. Millet açık olarak bilmelidir: Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona kayıtsız kalanı yakar, mahveder. İçinde bulunduğumuz ailede layık olduğumuz mevkii bulacak ve onu koruyup sürdüreceğiz. Refah, mutluluk ve insanlık bundadır!”

Gazi Kastamonu’dan İnebolu’ya geçti. Türk ocağında, milli kıyafetin iyileştirilmesi için bütün memleketi kapsayan bir hitapla daha açık, daha kesin sözlerini söyledi:

:“Efendiler, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkı medenidir. Tarihte medenidir, gerçekte medenidir. Fakat ben sizin öz kardeşiniz, arkadaşınız, babanız gibi size diyorum ki, Türkiye Cumhuriyeti halkı fikriyle, zihniyetiyle medeni olduğunu ispat etmek ve göstermek zorundadır; medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla, medeni olduğunu göstermek zorundadır. Kısacası medeniyim diyen Türkiye’nin gerçekten medeni olan halkı baştan aşağı dış vaziyetiyle de medeni ve olgun insanlar olduklarını fiilen göstermek zorundadırlar. Bu son sözlerimi açıkça ifade etmeliyim ki, bütün memleket ve dünya ne demek istediğimi kolayca anlasın. Bu açıklamalarımı, bir sualle yöneltmek istiyorum, soruyorum:

:“Bizim kıyafetimiz milli midir? (Hayır sesleri)

:“Bizim kıyafetimiz medeni ve milletlerarası mıdır? (Hayır, hayır sesleri)

:“Size katılıyorum. Tabirimi mazur görünüz, altı kaval üstü şişhane diye ifade olunabilecek bir kıyafet ne millidir ve ne milletlerarasıdır.”

:“ O halde kıyafetsiz bir millet hiç olur mu? Arkadaşlar, böyle nitelendirilmeye razı mısınız? (Hayır, hayır, asla sesleri)

:Çok kıymetli bir cevheri çamurla sıvayarak aleme göstermekte mana var mıdır? ve “bu çamurun içinde cevher gizlidir fakat anlayamıyorsunuz”? demek isabetli midir? Cevheri gösterebilmek için çamuru atmak gerekli ve doğaldır. Cevherin korunması için bir kutu lazımsa, onu altından veya platinden yapmak gerekmez mi? Bu kadar açık gerçek karşısında tereddüt caiz midir? Bizi tereddüde sevk edenler varsa, onların ahmaklığına alıklığına hükmetmekte hala tereddüt mü edeceğiz?

:Arkadaşlar, Turan kıyafetini araştırıp canlandırmaya gerek yoktur. Medeni milletlerarası kıyafet, milletimiz için layık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya potin, üstünde pantolon, yelek, gömlek, kravat, ceket ve doğal olarak bunların tamamlayıcısı olmak üzere başta “siperi şemsli serpuş”, bunu açık söylemek isterim, bu başlığın ismine “şapka” denir.

:Şapkaya itiraz edenler vardır. Yunan başlığı olan fesi giymek caiz olur da şapkayı giymek neden olmaz? Ve yine onlara ve bütün millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve hahamlarının özel kılığı olan cüppeyi ne vakit, ne için ve nasıl giydiler?”

Gazi, İnebolu’dan tekrar Kastamonu’ya geldi. Bu arada bazı kazaları ziyaret etti. Her yerde yeni devrim ve reform esasları üstünde fikirleriyle halkı aydınlattı. Kastamonu’da Halk Fırkası bahçesinde, halktan binlerce insanla tekkelere, zaviyelere, dervişler ve tarikatlara dair konuşurken söz şapkaya geldi:

:“İnebolu’da ve diğer bazı yerlerde söyledim. Bugünün meselesi gibi görüleceğinden burada da bahsetmek isterim. Her milletin olduğu gibi, bizim de milli bir kıyafetimiz varmış, fakat inkar edilemez ki taşıdığımız kıyafet o değildir. Mesela karşımda kalabalığın içinde bir zat görüyorum. (Eliyle işaret ederek) Başında fes, fesin üstünde bir sarık, sırtında bir mintan, onun üstünde benim sırtımdaki gibi bir ceket, daha alt tarafını göremiyorum. Şimdi bu kıyafet nedir? Medeni bir insan bu acayip kıyafete girip dünyayı kendisine güldürür mü? Devlet memurları ve bütün millet kıyafetlerini düzelteceklerdir. Sağlık açısından ve her açıdan denenmiş medeni kıyafeti giyeceğiz. Bunda tereddüde gerek yoktur. Asırlarca devam eden gafletin acı derslerini tekrarlamaya takat yoktur.”

İşte şapka devriminin ilk uygulama safhası böyle geçti ve bu nutuklar, devrimin ilk beyannameleri kıymetini aldı Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri, 4. Cilt, 3. Basım, Kaynak Yay., İstanbul Haziran-2001, s. 234-238 . Artık “şapka” sözcüğü ağızdan çıkmıştı. Haber ajansları bu demeçleri yurdun dört bir yanına yaydılar. Gazi, Ankara’ya dönüşünde şehrin dışında, görevlilerden kurulu bir grup ve dostları tarafından karşılandı. Hepsinin başında şapka vardı. Yunus Nadi’nin şapkasını beğendi ve yoluna devam etmeden önce kendisininkiyle değiştirdi.

O günden sonra, toplumun üst tabakalarında moda çabucak değişti. Şimdi bunun yasa yoluyla bütün millete yayılması gerekiyordu Lord KINROSS, Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu,Altın Kitaplar Yayınevi, 12. Basım, İstanbul Aralık 1994, s. 484 Konu Millet Meclisine bir kanun teklifi olarak getirildi.

Önce bir kararnameyle, din işleriyle görevli olmayanların dini kıyafet ve işaretle dolaşması yasaklandı. 1 Eylül 1925’te Ankara’ya dönen Mustafa Kemal, 2 Eylül 1925’te Bakanlar Kurulunu toplayarak üç önemli kararname çıkarttı:

1. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına ilişkin kararname,

2. İlmiye sınıfının kılığına ilişkin kararname,

3. Devlet memurlarının kılığına ilişkin kararname

25 kasım 1925'te TBMM’de “Şapka Kanunu” kabul edildi.
Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun'un maddeleri şunlardır:

Kanun no: 671(25. 11. 1925)

Madde 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ile genel ve yerel idare ve bütün kurumlara mensup memur ve müstahdemler, Türk ulusunun giymiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da genel başlığı şapka olup, buna aykırı bir alışkanlığın devamını hükümet engeller.
Madde 2. Bu kanun yayın tarihinden itibaren geçerlidir.
Madde 3. Bu kanun Büyük Millet Meclisi ve Bakanlar kurulu tarafından icra edilir
.

Meclisten çıkan yasayla bütün erkeklerin şapka giymesi istendi, fes giymek suç oldu. O sırada ülkede yeteri kadar şapka yoktu, binlerce insan ya açık başla ya da Avrupalı şapkacıların piyasaya sürdüğü çeşitli başlıkları giyerek dolaşıyordu. Ancak yerli şapka fabrikaları tam randımanla çalışmaya başladıktan sonra herkes şapka bulabildi. Fabrikalar halk için kumaştan, kopçalı kasketler yaptı. Böylece namaz kılarken secdeye yatabiliyorlardı. Ayrıca, kasketi ters giyenler de vardı. Kastamonulu terzilerin hepsi kasket terzisi oldu.

Şapka kanununun uygulanması ile birlikte başta Atatürkçü öğretmenler olmak üzere, pek çok aydın Kıbrıs Türk’ü de şapka giymeye başlamıştır. Bu arada lise talebeleri de şapka giymek istediklerini ilgililere duyurmuşlardır Ali NESİM, “ Kıbrıs Türkleri’nde Atatürk İlke ve İnkılapları, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: 5, Mart 1989, Sayı: 14, s. 325

Şapkaya karşı çıkanların tepkileri ve gerekçeleri, Atatürk’ün bunlara cevabı ve alınan önlemler

Şapkaya tepkiler din örtüsü altında geldi. Yenilik karşıtları gülünç denebilecek iddialar ileri sürerek, sözde İslam savunucusu rolü üstlenerek şapkayı Atatürk’ün, dolayısıyla genç Cumhuriyetin “dinsizliğini” belgeleyen en önemli delil olarak ileri sürdüler. Şapka devrimi, 1925 yılından beri muhalif kitlelerin sembolü haline gelmiş, Atatürk devrimlerini benimsemeyenler, geleneksel yapının devamından yana olanlar, sözde din adamları ve gerici çevreler, şapkayı batılılaşmanın , dolayısıyla Hıristiyan kültürünün simgesi olarak değerlendirmişler, şapka giymeyi de İslam’dan çıkmak, Hıristiyanlaşmak, hatta dinsizleşmek olarak yorumlamışlardır. Oysa ki Atatürk tüm devrimlerinde olduğu gibi, Türk toplumuna “çağdaş olan”ı göstermek ve iddiaların aksine başa örtülen şeyin dinle herhangi bir ilgisi bulunmadığı gerçeğini topluma anlatmak amacındaydı:

“(...) Şapka giydirdim anlasınlar ki insan, kisve ile din değiştirmez ve dini, herhangi bir kisveye alet etmez! Kısa bir zamanda bunu anlayacaklardır. Din ile kisvenin farkının ne olduğunu idrak edeceklerdir. Ben bu hesapları bir “gardrop” mevzuu üzerinde duracak kadar basit görmüş veyahut üzerinde durarak, onu inkılap kabul etmiş bir insan değilim. Şapka giydikten sonra bu iş ayrı, o iş ayrı diyecekler. Anlayacaklar ki, şapka giymekle kimse dinini değiştirmez”. Atatürk, “ Din ve şapka arasında bir bağlantı yoktur” dese de onun gibi düşünmeyenler halkı örgütleyip “şapka geldi, din elden gidiyor” yaygarası çıkardılar Sinan MEYDAN, Bir Ömrün Öteki Hikayesi- Atatürk, Modernizm, Din ve Allah, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 2. Baskı, İstanbul Ekim -2003, s. 342-343

Halkın şapkaya tepkisinin diğer bir nedeni ise şapkanın biçiminden kaynaklanıyordu. İslam’da ister sivil, ister asker kesiminden olsun, baş giysilerinde kenar çıkıntısı bulunmazdı. Zira bu çıkıntı, namaz kılarken müminin alnının yere değmesine engel oluyordu. Bir başka söyleyişle şapka, namaz kılmanın, yani Müslüman olmanın işareti olarak algılanmaya müsait bir başlıktı.

Şapka Kanun Tasarısı, Büyük Millet Meclisince görüşülürken, taslağın Anayasaya aykırı olduğunu ileri süren Bursa milletvekili Nurettin Paşa’ya zamanın adalet bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) şu yanıtı veriyordu: “Hürriyetin nasibi, irticanın elinde oyuncak olmak değildir… Ülkenin çıkarlarına olan şeyler hiçbir zaman Anayasaya aykırı olamaz, olmaması belirlenmiştir (mukayyettir).”

Bu kanun elbette hemen benimsenmedi. Şapka Kanununun çıkmasıyla birlikte Erzurum, Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun, Trabzon ve Gümüşhane gibi illerde protesto olayları yaşandı.
Habibe Öngören, ”Bu başlığın adına şapka denir”, İstanbul Üniversitesi 4.boyut dergisi İstiklal Mahkemeleri, TBMM’nin çıkardığı laiklikle ilgili iki yasaya karşı yükselen tepkileri kovuşturmaya başladı. Bunlar, şapka iktisası (giyilmesi) ve tekke ve zaviyelerin seddi (kapatılması) kanunlarıydı. Yasaya göre, şapkadan başka bir başlık giymekte direnmenin cezası üç aya kadar hafif hapis iken, kanunu protesto hareketleri, sistemin meşruluğuna karşı yönelen idamlık suçlar sayıldı Cumhuriyet Ansiklopedisi 1923-2000,Cilt 1 1923-1940, Yapı Kredi Yay., 4. Basım, İstanbul Ocak-2004, s. 61. Şapka, İstiklal Mahkemelerinin en önemli konusu haline geldi.

Aslında Cumhuriyetin ilanı, hilafetin kaldırılması, şer’iye mahkemelerinin kapatılması, hıyanet-i vataniye yasasına “dinin politikaya alet edilemeyeceği”nin eklenmesi gibi girişimler yüzünden kabaran tepkiler, şapka olayını bahane ettiler Orhan Koloğlu; Şapka Devrimi Kafanın Dışına Değil, İçine Yönelikti - Toplumsal Tarih Dergisi sayı 83
Din adına resmi binaların duvarlarına asılan ve halkı, yeşil sancak altında gösterilerde bulunmaya çağıran pankartlar, bu davranışı körüklemişti . Emniyet kuvvetleri ve mahkemeler, öfkeyi bastırmak için var güçleriyle çalışmaya başlarlar. Şapka aleyhinde olanlar veya her ne gerekçeyle olursa olsun şapka giymeyenler mahkemeye sevk edilir. Birçok kimse sürgün veya on-onbeş yıla varan hapis cezalarına çarptırılır. Rize’de 8, Maraş’ta 7, Erzurum’da 4 kişi idam edilir. Bir başka kaynakta da, Rize’de 8, Sivas’ta 3, İskilip’te 2, Menemen’de 28, toplam 78 kişinin idam edildiği geçmektedir Büyük Larouse Sözlük ve Ansiklpedisi,Milliyet Gazetesi, 21. Cilt, İstanbul

Mustafa Kemal Atatürk, şapka devriminden sonra şu görüşleri belirtmiştir:
“Baylar, Takrir-i Sükun Yasasının yürürlükte ve İstiklal mahkemelerinin çalışmakta bulunduğu süre içinde yapılan işleri göz önünde getirecek olursanız, meclisin ve ulusun güven ve inancının tam yerinde kullanıldığı kendiliğinden anlaşılır. Yurtta girişilen büyük ayaklanma, cana kıyma eylemleri ortadan kaldırılarak, sağlanan dirlik ve düzenlik, elbette kamuyu sevindirmiştir.
Baylar; ulusumuzun giymekte bulunduğu ve bilgisizliğin, aymazlığın, bağnazlığın, yenilik ve uygarlık düşmanlığının simgesi gibi görülen “fes”i atarak; onun yerine, bütün uygar ülkeler halklarının kullandığı şapkayı giymesi ve böylece Türk ulusunun uygar toplumlardan, anlayış yönünden de hiçbir ayrılığı olmadığını göstermesi gerekiyordu. Bunu, Takrir-i Sükun Yasasının yürürlükte bulunduğu sırada yaptık. Bu yasa yürürlükte olmasaydı yine yapacaktık. Ama buna, yasanın yürürlükte oluşu da kolaylık sağladı denirse, bu çok doğrudur. Gerçekten, Takrir-i Sükun Yasasının yürürlükte bulunuşu, kimi gericilerin kamuoyunu geniş ölçüde ağulamasına (zehirlemesine) olanak bırakmamıştır. Gerçi bir Bursa milletvekili, bütün yasama görevi boyunca hiçbir zaman kürsüye çıkmamış ve hiçbir zaman mecliste ulus ve Cumhuriyet yararlarını savunmak için bir tek söz bile söylememiş olan Bursa milletvekili Nurettin Paşa, yalnızca şapka giyilmesinin, “temel haklara, ulusal egemenliğe ve kişisel dokunulmazlığa aykırı işlem” olduğunu ileri sürmüş ve bunun, “halka uygulanmamasını sağlamaya” çalışmıştır. Ama Nurettin Paşa’nın ulus kürsüsünden alevlendirebildiği bağnazlık ve gericilik duyguları, en sonu birkaç yerde ve birkaç gericinin, İstiklal Mahkemelerinde hesap vermeleriyle söndü.” Mehmed Zeki DİREK, İslam ve Atatürk Devrimleri, s.138-139



Yorum:

Uğrola,

Devrim niçin yapılır? Devrimci neden kimi toplumsal sorunların ancak devrimlerle çözüleceğini düşünür?
Sorunların nedenleri ile sonuçları birbirine girişik ise; birini iyiltmek ötekini kötültüyorsa devrim yapılır...
Dolaşan, yumaklaşan sorunlar ancak bir kılıçla çözülür. İskender' in kördüğümü çözdüğü gibi.
Bir uçurtmanın dolaşık ipinin o bölümünü koparıp atıp uçlarını yeniden bağlamak gibi.
Türk uygalaşma devrimini andıkça, bir Türk' ün kendi ulusunun, günaysal (tarihsel) olayların bide en görklüsü "Türk Tanrımızın" onayıyla bu güç işleri başarmasından engin övünç, yüksek kıvanç duyuyorum. Kendi kendime:
"Ne mutlu Türksün!", diyorum.

Uğrola

Dipçe:
Türk Tanrımız : Bize özgü inanç anlayışı. Bizi, bizimle ortak değerlere inansalar bile ötekilerden ayrıştıran Türk töresi Tanrı (inanç) geleneği.
  • 0

En soñ YİĞİT TULGA tarafından 25 Eki 2008, 11:39 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kéz düzenlendi.
Sözlük indir.
http://tufar.com/SanalBaba/
Taranmasına "kıyacağınız" sözlük varsa benimle iletişim kurunuz.

"Türk Dil Kurumu" ile "Türk Günay Kurumu" özerk, tüzel kişiliğine dönmelidir. Atatürk kalıtını çiğneyenler yargılanmalıdır...
YİĞİT TULGA
Dil Emekçisi
Dil Emekçisi
 
İleti: 973
Katılım: 29 Ağu 2007, 03:48
Değerleme: 34

Ynt: ATATÜRK DEVRİMLERİ

İletigönderen bensay » 11 Kas 2008, 15:03

Aşağıdaki yazı, arasıra ad vererek kılavuzundaki sözcüklerine bu ağelde yer vermekte olduğum H.C.Kanıbir'ce bana gönderilmiş bir ileti olup sizlerle burada paylaşmayı uygun buldum:

ATATÜRKÇÜLÜK NEDİR ?

        1

        Bize göre en kısa tanımıyla "Atatürkçü Devrim ve Ülkülemi"nin ereği, Türk toplumunu bütün alanlarda, usçu (akılcı) ve bilimsel bir yöntemle çağdaş bir ulus durumuna yükseltmektir. Atatürkçülük bir çağdaşlaşma ülkülemidir (ideolojisidir). Nitekim, Türkiye gibi gelişme yolundaki ülkelerin en yaygın ülkülemlerinin "çağdaşlaştırıcı ulusalcılık" olduğunu söyleyip Atatürkçülüğü bunun ilk uygulaması olarak niteleyen ünlü siyasetbilimciler vardır. Öbür yandan, günümüzde çağdaşlaşma; toplumsalcılık (sosyalizm), komünistlik ve Faşistlik gibi katı ülkülemlerden farklı, bir yaşam biçimi anlamında yumuşak ve esnek bir ülkülem olarak görülmektedir. Atatürkçülüğün laiklik, gerçekçilik, deneyselcilik, usçuluk ve ulusalcılık... gibi ilkelere dayandığı vurgulanmaktadır. İşte biz de "Atatürkçülük, ulusal egemenlik ilkesine dayalı bir demokratik, ekonomik kalkınma ve çağdaşlaşma ülkülemidir." diyoruz.

          Atatürkçülüğün en önemli niteliği, usçu ve bilimsel bir davranış ile anlayışı yansıtmasıdır. Bunun anlamıysa ulusal ya da uluslararası sorunlara duygusal ve dogmatik açıdan, önyargı ve kalıplarla değil usçu, bilimsel ve yararcı bir yaklaşımla eğilmektir. İşte bu yöntemi, ülkemizin bütün sorunlarına uygulamamız gerektiğine inanıyoruz. Bu konuda en başta belirtilmesi gereken yuv (nokta) Atatürkçülüğün katı bir öğreti olmadığıdır. Özünde, Mustafa Kemal Atatürk'ün devingenliği önlediği gerekçesiyle çağın Marksçılık, Lenincilik, Faşistlik, ulusalcı toplumculuk (nasyonal sosyalizm) gibi dogmatik, katı ve baskıcı öğretilere karşı olduğunu biliyoruz. Bu bakımdan da "Atatürkçülük, çağdaş Türk devletinin kuruluşunda temel olan ilke ve uygulamaların bütününün ortaya çıkardığı davranış ve yaşam biçimi anlamındaki olgucu, usçu, deneyci ve yararcı bir ülkülemdir."

          Çağımızdaki ülkülemleri baskıcı ve demokratik olarak temelde ikiye ayırmak gelenek olmuştur. Marksçılık-Lenincilik solun, ulusalcı toplumculuk ile Faşistlik sağın hoşgörüsüz ve baskıcı ülkülemleridir. Aralarında demokratik toplumculuk da bulunmak üzere siyasal kanadın ortanın solundan ortanın sağına dek yer alan bütün çağdaş ve toplumsal adaletçi, özgürlükçü yönetimlerin demokratik olan ülkülemlerinin temeli dogmacılık değil gerçekçi deneyselcilik ya da yararcılıktır. Kendine us ve bilimi yol gösterici olarak benimseyen Atatürkçülük, dogmacı ve baskıcı ülkülemler arasında değil gerçekçi ve yararcı olan demokratik ülkülemler arasında yer almaktadır.

          Bilindiği gibi Faşistliğin ulus, devlet, önder ve ırk; Marksçılık-Leninciliğinse sınıf ve sınıf kavgası gibi değişmez ve dolayısıyla dogmacı kavramlara dayanmasına karşın yararcılık, salt gerçek yerine deneye, us ve bilimin gözlem ve bulgularına dayanan, dolayısıyla da süreç içinde değişen gerçekleri benimser. Mustafa Kemal Atatürk, 1920 ve 1930'ların Komünist ve Faşist öğretilerini, uygulamalarını görmüş ancak bunları reddetmiş bir önderdir. Atatürk, katı bir parti izlencesi (programı) içinde öğreti oluşturmak yerine bu işi us ve bilimin önderliğinde Türk toplumunun gereksinimlerine göre oluşturmak yolunu seçmiştir. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti adıyla kurulan yeni Türk devletinin dayandığı Atatürk ilkelerinin laiklik, cumhuriyetçilik, ulusalcılık, halkçılık, devletçilik ve inkılapçılık gibi çeşitli ülkülemsel ilkelerden oluştuğu; altı ok olarak simgeleşen bu ilkelerin de özellikle tek parti döneminde Atatürkçülük olarak adlandırıldığı bilinmektedir. Ancak ülkülem olarak Atatürkçülük yalnızca bu kadar değildir.

          Hiç kuşku yok ki Türk toplumunun gereksinimlerinden doğan bu ilkelerin yalnız sözlük anlamıyla tanımlanması olanaklı değildir. Bunlar Atatürk'ün hem söz hem de uygulamalarıyla belirginlik kazanmaktadır. Ayrıca bunları birbirinden çözüp ayırmaya, tek tek değerlendirmeye girişmek büyük yanılgı olur. Bunlar, bir bütünü oluşturan ögelerdir. İşte bu uyumlu bütünlük ve tutarlılık, Atatürkçülük dediğimiz dünya görüşünü ortaya çıkarır.

          Dogmacılığa karşı bir başkaldırı hareketi ve usçuluk demek olan Atatürkçülük, sürekli çağdaşlık ve ilericilik demektir. Önce Liberalciliğin daha sonra da Marksçılık-Leninciliğin uğradığı bunalımlar karşısında, katı ve dogmacı ülkülemlerin sona ermesinden dahi söz edilmiştir. Nitekim, 1960'ların başında dönemin Sovyetler Birliği Başkanı Kruşçev'in Marksçı-Leninci dogmacılığa, yararcı bir yaklaşımla yaptığı değişiklikleri revizyonculuk olarak suçlayan Çin yöneticileri, Mao'nun ölümünden sonra dogmacılıktan yararcılığa yönelik bir uygulama içine girmişlerdir.

          2.

          Atatürkçülüğün bir ülkülem (ideoloji) olmadığını öne sürenlerin başında Türk ulusunda bir ülkülemsel boşluk yaratarak bu boşluğu yabancı ve temsilcisi oldukları ülkülemlerle doldurmak isteyenler gelmektedir. Atatürkçülük düşmanları olan, Marksçılık-Lenincilik'ten ulusalcı toplumculuğa, kapitalci liberalciliğe ve ılımlı ya da kökten dinciliğe dek değişen dogmacı ve baskıcı ülkülemleri savunan bu gibi kişilerin, Atatürkçülüğü yok saymak ya da onu yozlaştırmaya çalışmak yoluyla Türk ulusunda bir ülkülem boşluğu yaratmak çabaları doğaldır.

          Atatürkçülüğün bir ülkülem olmadığını düşünen kimileriyse ülkülemi yalnızca "katı ideoloji" anlamına almakta, çağımızda dogmacı ve baskıcı ülkülemler karşısında yararcı ve demokratik ülkülemlerin yer aldığını, bir yaşam biçimi niteliğindeki bu tür ülkülemler arasında Atatürkçülüğün de bulunduğu gerçeğini ya bilmemekte ya da bilmezlenmektedirler. Bir inanç dizgesi (sistemi) ve etkinlik içeren bütün görüşler ülkülemdir. Bu nedenle çağdaşlaşmanın inanç dizgesi ile etkinlik izlencesini (programını) içeren Atatürkçülük ister siyasal görüş isterse bir yaklaşım biçimi olarak görülsün sonuçta bir ülkülemdir.

          En kısa tanımıyla "Atatürkçü Devrim ve Ülkülemi"nin ereği, Türk toplumunu bütün alanlarda, usçu (akılcı) ve bilimsel bir yöntemle çağdaş bir ulus durumuna yükseltmektir. Atatürkçülük bir çağdaşlaşma ülkülemidir (ideolojisidir). Nitekim, Gelişmekte Olan Ülkelerin Ülkülemleri (The Ideologies of the Developing Nations) adlı yapıtta Asya, Afrika ve Latin Amerika'nın çeşitli ülkelerinin ulusal önderlerinin konuşma ve yazılarından bir seçki oluşturup bunu çözümleyen Paul E. Sigmund Jr., gelişim yolundaki ülkelerin en yaygın ülkülemlerinin çağdaşlaştırıcı ulusalcılık (modernising nationalism) olduğunu yazmaktadır. Sigmund, ulusal bir kalkınma ve sanayileşme ülkülemi olan bu öğretinin Marks'ınkinden çok Atatürkçülüğe benzediğini, bir yandan yararcı öbür yandan da çağdaşlaşmayla daha çok ilgilendiği için Marksçılık-Lenincilikten üstün bulunduğunu vurgulamaktadır. Aynı yazar, Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet Halk Fırkası'nın 1935'te yayınlayarak Atatürkçülük olarak adlandırılan izlencenin (programın) çağdaşlaştırıcı ulusalcılığın ilk uygulaması olarak görülebileceğini söylemektedir.

          Çağdaşlaşmayı; toplumsalcılık, komünistlik ve sağ kanat tutuculuğu gibi katı ülkülemlerden ayrı ve bir yaşam biçimi anlamında yumuşak ve esnek bir ülkülem olarak gören Japon profesör Masakazu Yamazaki, bu çağdaşlaşma ülküleminin, yaşamımızın güdüleyici felsefesi olduğunu, laiklik gerçekçilik, deneysel usçuluk ve ulusalcılık gibi ilkelere dayandığını söylemekte; çağdaşlaşma ülküleminin öbür temellerinin saptanması gerektiğini yazmaktadır.

          Atatürkçülüğün, ulusal egemenlik ilkesine dayalı demokratik bir ülkülem olduğu ortadadır. Atatürkçülük, toplumsal, siyasal, ekonomik dizgeden çok dahasını, bir yaşam biçimini belirtmektedir. Atatürkçülüğün neo-kemalizm adı altında sözde canlandırma gerçekteyse saptırma girişimlerine de kesin olarak karşı çıkılmalıdır.

          Başta Maurice Duverger, Bernard Levis gibi ünlü yabancı bilimcilerin de anladığı üzere, Atatürk'ün devrimler sürecindeki yetkeci (otoriter) yönetiminin gerçek amacı, demokrasinin yaşayabilmesi için zorunlu ortamı oluşturmaktır. Atatürk'ü H.C. Armstrong gibi açıkça ve düşmanca "diktatör" olarak adlandıranlar bile, bu yönetimin kendine özgü niteliğini belirterek Atatürk'ün "Türkiye'de bundan böyle bir daha diktatörlük kurulmasını olanaksız kılmak ereğine yönelmiş" olduğunu belirtmişlerdir. Dünyada, Atatürk'ün önce yayılımcı sömürgecilikle savaşarak bağımsızlık kazanıp sonra da çağdaşlaşma ve demokrasiye hazırlık yolunda izlediği yönteme "Atatürkçü yöntem" denilmektedir.

          Ünlü tarihçi Toynbee şunu söylemektedir : "... Atatürk, Osmanlı Halifeleri gibi Batı konusunu bütün İslam dünyası içinde çözmeye çalışmak yerine kendini bilinçli bir biçimde sınırlı ancak gerçekleşebilecek bir amaca adadı. Atatürkçülük, kendi başına ayakta kalabilecek çağdaş bir Türk devleti yaratmak gereksiniminden doğdu."

          Lord Kinross, "Atatürk-Bir Ulusun Doğuşu" adlı yapıtının "Demokrasi Denemeleri" başlıklı 55. bölümünde şunları yazmıştır : "... Asıl dilediği ölümünden sonra ayakta durabilecek ve ülkenin yararına olarak Batı biçimindeki bir demokrasi gibi gelişebilecek bir dizge (sistem) yaratabilmektir. Ayrıca, yabancıların görüşlerine de önem veriyordu. Dışarıda, demokratik ülkelerde, Türkiye'nin tek partili durumu, Batı'ya göre daha aşağı olduğu biçiminde yorumlanıyordu. Avrupalı yazarların Türk dizgesinin görünüşte Batılı da olsa aslında doğulu olduğunu söylemeleri Gazi'yi kızdırmıştı. İsmet Paşa'ya rakip önder olarak beş yıl önce başbakanlıktan çekildiğinden beri Paris Büyükelçiliği görevinde bulunan Fethi Bey'i seçti. Yeni partinin adı Cumhuriyet Halk Fırkası'na karşılık Serbest Fırka olacaktı. Gazi kendisini çağırtarak yeni partinin başkanlığını almasını söyledi. Savının (tezinin) temeli şuydu : 'Türkiye'de tek kişiye dayanan yönetimin sona erdiğini görmeden ölmek istemiyorum. Demokratik bir Cumhuriyet yaratmak istiyorum.' "

          Kurtuluş savaşı'ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti adıyla tarih sahnesine çıkan yeni Türk devletinin dayanağı "Cumhuriyetçilik"tir. Bu ilke de öbür Atatürk ilkeleri gibi Türk toplumunun gereksinimlerinden doğduğuna göre bunun benimsenmesinde taklitçilik de özenti de yoktur. Osmanlı'da uygulanan mutlakiyet ve meşrutiyet, çeşitli nedenlerle, devletin önce gerilemesine sonra da dağılmasına yol açtığı için ulusun bu yönetimlere dönmesi beklenemezdi. Atatürk şu sözleriyle de uygulamaların Türkiye'ye özgü olduğunu belirtmiştir : "... Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk ulusu ve bir de uluslar tarihinin binbir yıkım ve acı taşıyan yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır..."

          Atatürkçü Türk Devrimi ile Ülkülemi'nin temeli çağdaşlaşma olduğuna, Atatürk halkın gönençli (müreffeh) bağımsız, varsıl (zengin) yaşamak istediğini sezdiğine göre yeni yönetim ulusal egemenliği, hiçbir koşul tanımadan ulusa veren, ülkenin yönetiminde doğrudan doğruya ulusu söz iyesi (sahibi) kılan Cumhuriyet olabilirdi.

          4.

          Atatürk'ü öbür reformculardan üstün kılan, Tanzimat gibi yalnızca yasa ve yönetim alanında kalmayıp bütün yaşamı içeren bir iyileşme istemesiydi. Ülkenin siyasal yapısını değiştirmek, halkı uyandırıp ulusal egemenlik kavramına çekmek istiyordu. Böyle bir değişiklik pek çabuk olmayacaktı. Bunun nedeni de belliydi. Gücünü tartışmadan değil baskıdan, düşünce özgürlüğünden değil bağılsız koşulsuz boyun eğmekten alan başta aşiretçi ve ümmetçi güçler demokrasinin yerleşmesine karşı koyacaklardı. Bu nedenle Atatürk siyasal devrimi her şeyden önce bir inanç devrimi olarak görüyordu.

          Kurtuluş Savaşı'mızın ordu yönü sonlanıp yurt toprakları silahlı iç ve dış düşmanlardan arındırılınca başta bilgisizlik, yoksulluk olmak üzere silahsız iç düşmanların bütün güçleriyle ayakta kaldığı, ülkenin çağdaş uluslar düzeyinin üstüne çıkabilmesi için çok işler yapılması gerektiği görüldü. Öncelikle toplumda yeni yeni uyanmaya başlamış ulus olmak bilincini pekiştirmek gerekiyordu. Yüzyılların birikimi yanlış inançlar, anlayışlar yüzünden ulusumuz bu bilinçten oldukça yoksun, uzak bir toplum düzeyinde kalmıştı. Belirgin ilkeler üzerinde yeni bir devlet yapılmasının kurulmasına duyulan gereksinim ortadaydı. Bu da ulus olmak bilincinin diri tutulmasına bağlıydı. Böyle ce Türk toplumunun adı "Türk ulusu", yeni Türk devletinin adı da "Türkiye Cumhuriyeti Devleti" olarak belirmiş; devletin dayanağı olan temel Atatürk ilkeleri düşünce ve anlayış olarak oluşmuş, olgunlaşmış ve gelişmiştir. Laiklik, ulusalcılık, halkçılık, cumhuriyetçilik, devletçilik, inkılapçılık olan bu temel ilkeler, bir bütünü oluşturan, ortak özellikleri bulunan ilkelerdir. Atatürk ilkeleri Türk toplumunun çağdaş gereksinimlerinden doğmuştur. Bu ilkeler, sözlük anlamlarının kapsamından çok daha geniştir çünkü Atatürk bu ilkeleri hem söz hem de uygulamayla yaşama geçirmiştir. Bu ilkeler, bir bütünü oluşturan ögeler olduğuna göre de bunları ayırmaya girişmek yanılgıdır. Bu ilkelerin sağladığı uyum ve bütünlük ek yaklaşımlarıyla birlikte Atatürkçülüğü ortaya çıkarır.

          Cumhuriyetçilik, halkın kendi kendini yönetmesi gerçeği üzerine kurulmuştur. Ulus, bu düzende kendi egemenliğine iyedir (sahiptir). Türk ulusu, bir ölüm kalım savaşı olan Kurtuluş Savaşı'nı utkuyla sonuçlandırıp bağımsızlığını elde ettikten sonra ulusun yeniden mutlakiyet ya da meşrutiyete dönmesi söz konusu olamazdı.

          Ulusalcılık (Milliyetçilik) ilkesi, toplumun ulaştığı en son aşama olan "ulus" gerçeği üzerine kurulmuştur. Osmanlı döneminde bir Türk ulusalcılığı düşüncesi olgunlaşmamıştı. Devletin yapısı din temellerine dayandığından Türkler kendilerini yalnızca "ümmet" sayıyordu. Oysa Osmanlıyı oluşturan öbür toplulukların imparatorluktan ayrılmasında ulusalcılık akımının etkisi çok büyük olmuştu. Devletin içindeki ögeler kendilerini ayrı birer ulus olarak görürken Türkler, Türklüklerini bilmeyerek çok kez kendilerini "Müslüman'ım." diye tanıtır, kimileri de "Osmanlıyım." derdi. İşte böyle bir ortamda Mustafa Kemal, Türklüğüyle övünüyordu. Övünmekle de kalmıyor Türklük düşüncesini de yayıyordu. Ulusalcılığı bir ırk değil vicdan ve duygu işi olarak görüyordu : "Dini, mezhebi, dili ne olursa olsun kendini Türk hisseden, kendini Türk bilen herkes Türk'tür." diyordu.

          Halkçılık ilkesiyse halk gerçeğine dayanmaktadır. Atatürk, Türk halkı sözüyle ülkede oturan, o ülkeyi yurt bilen, yazgısını o ülkeye bağlamış kişileri anlatmaktadır. Atatürkçülüğün halkçılık ilkesinde toplum arasında sınıflaşma yoktur. İşçisi, memuru, süeri (askeri), sanayicisi, tecimeni (tüccarı) ve öbür bütün meslek öbekleriyle Türk toplumu bir eşitlik dengesi içindedir. Türk halkı bir bütündür. Atatürkçülükte Komünistlikte olduğu gibi sınıf çatışması ve çıkarlarına yer yoktur. Üstelik sınıflar arası çıkar çatışmasının önlenmesine çalışılır. Atatürkçü halkçılıkta hiçbir kişi, sınıf, zümre topluluğa egemen olamaz. Egemenlik halkın bütününe ait bir güçtür.

          Laiklik ilkesiyle, devlet işleri din işlerinden ayrılır. Tanrı ile kul arasına hiç kimsenin girmemesi sağlanır. Atatürk, "Din bir vicdan konusudur. Herkes vicdanının buyruğuna uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz yalnızca din işlerini, devlet ve ulus işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz. Art düşünceye ve eyleme dönüşen bağnazca hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere fırsat vermeyeceğiz." demiştir. Biliyoruz ki bir mezhebi, bir zümreyi tutan "resmi din" anlayışı kanlı kavgalara yol açmıştır, açmaktadır. Yine biliyoruz ki din, tapınaklar ve yürekler içinde kaldıkça kardeşlik, huzur kaynağı olmuştur. Dini, politikanın, kişisel çıkarların aracı olmaktan koruyan yol laikliktir. Düşünce, vicdan, din ve tapınım (ibadet) özgürlüğünü güvenceye alan laiklik, ulusal egemenliğin bağılsız koşulsuz dayanağıdır.

          Devletçilik ilkesiyle de ekonomi bakımından kalkınmada uygulanacak yöntem belirlenmiştir. Atatürkçü devletçiliğe göre bireyin kişisel etkinlikleri ekonomide kalkınmanın temel kaynağı olmalı yalnızca ulus yaşamında önemli olup da bireyin yapamayacağı ya da yapmak istemediği işlerin devlet eliyle yürütülmesidir. Atatürk bu ilkeyi şöyle açıklıyor : "Bizim izlemeyi uygun gördüğümüz devletçilik ilkesi sosyalizm anlayışına dayalı Kollektivizm ya da Komünizm gibi özel ve kişisel ekonomik girişim ve etkinliğe meydan bırakmayan bir sistem değildir." Atatürkçülüğün devletçilik ilkesi "karma ekonomi" anlayışına dayanmaktadır. Atatürk'ün ekonomi politikası da yücelmesi için varlığını adadığı Türk ulusunun ekonomik kalkınma gereksinimlerinden doğmuştur. Atatürk her alanda olduğu gibi ekonomi alanında da ulusun büyük gereksinimlerine en kısa sürede yanıt verecek ve ekonomiyi yönetenlere ışık tutacak bir kalkınma modeli oluşturmuş, bu modeli uzun yıllar uygulatarak pek çok engeli aşıp çok büyük sonuçlar elde etmiştir. "Demokratik düzen içinde dengeli ve hızlı, planlı bir karma ekonomi" olarak tanımlanan bu kalkınma modeli, çağın büyük ekonomistlerince ancak 1960'lardan başlayarak uygulamaya konulabilmiştir. Atatürk bu ekonomi anlayışını daha Kurtuluş savaşı'nın barut kokularının dağılmadığı 1922 yılının Mart ayında Kamutay'ı (Büyük Millet Meclisi) açış söylevinde anlatmıştır. Bu görüş sözde de kalmamış, Atatürk 1933-1937 Birinci sanayi Planı'nı, dünyada ilk kez olmak üzere, uygulamaya koymuştur. Atatürk, planlı kalkınma ekonomisine geçmeden önce dönemin yerli ve yabancı uzmanlarına ekonomik raporlar hazırlatmış, o dönemde uygulanan "kapitalist" ve "sosyalist" öğretileri özenle incelemiş sonunda Türkiye'ye özgü kendi modelini ortaya koymuştur. Atatürk, sosyalizm ve kapitalizmin ikisini de reddederek bir üçüncü ekonomik kalkınma yoluna girmiştir. Büyük bir önsezi, uzun çalışma, tartışma ve denemelerle oluşturduğu kalkınma modelinin belirli politikaları ve bu politikaları uygulama araçları vardır.

          İnkılapçılık ilkesi, Atatürkçülüğü diri tutan ilkedir. Us ve yaşamdaki sürekli değişmeleri karşılar. Bu ilke Atatürk'ün eşsiz bir özelliğinin yansımasıdır. Çünkü dünyadaki hiçbir inkılapçı, düşünür ya da önder statükoculuğa düşmüştür.

          5.

          Atatürk'ün temel görüş ve hedefleri çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmak, ulusal birlik ve bütünlük, yurtta barış olarak özetlenebilir. Atatürk çok yönlü bir önder olduğundan Atatürkçülük de çoğulcu (pluralist) bir ülkülemdir (ideolojidir).

          Ulusal bir ülkülem olan Atatürkçülük, herhangi bir yabancı görüşle açıklanamaz. Çünkü Atatürkçülük, Türk yurdu ile ulusunun doğasından, tarihinden ve gereksinimlerinden doğmuş; dünyadaki pek çok ülkeye örnek olmuştur. Sonuçta Atatürkçülük aşırı sağ ve aşırı sola ödün vermeyen, kişi saygınlık ve onuruna inanan, ulusal, usçu, insancıl, bilimsel ve statükoculuğu yadsıyan atılımcı bir görüştür. Türk ulusunun çağdaşlaşmasını sağlayacak anlayış ve dizgeyi (sistemi) kapsar. Atatürkçülüğün ana felsefesi de Atatürk'ün anlatımıyla "Ülkeyi bayındırlaştırmak, ulusu varsıl (zengin), gönençli (müreffeh) ve mutlu etmektir. yani bir gruba, bir sınıfa, tabakaya ya da kişisel çıkara değil Türk ulusu ve Türk ülkesine hizmettir."

          Atatürkçülüğün bir hedefi çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmaktır. Uygarlık kavramı, Atatürk'ün konuşmalarının pek çoğunun hareket kaynağıdır. Çağdaş uygarlığın üstüne çıkmanın koşulunun bilimsel olmak olduğunu vurgulamıştır. Bir başka hedef, ulusal birlik ve bütünlüktür. Yine Atatürk'e göre çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmanın ön koşuluysa "Yurtta barış, dünyada barış" için çalışmaktı. Yurt içinde barış düşüncesinin kaynağı şuydu : Osmanlıda yapılması düşünülen ıslahatlar sırasında iç çekişmeler, isyanlar, sokak kavgaları başarıyı engellemişti. Kurtuluş Savaşı'nda da ayaklanmalar yer yer dış düşmandan daha çok zarar vermişti. İşte bunun içindir ki Atatürk öncelikle iç huzur ve barışı sağlamayı sonra da dış düşmanlarla mücadeleyi tasarlamıştır. Bu tasarısını şu sözlerle belirtiyordu : "Ülke, dayanışmaya bağlı bir birliğe muhtaçtır. Sıradan politikacılıkla ulusu parçalamak hainliktir. Toplumsal düzenimizi bilerek ya da bilmeyerek bozan bozguncu kimselere hoşgörü göstermeyeceğiz." Öbür yandan Türkiye dünyanın en duyarlı ve kritik bölgesinde bulunduğu için Türk ulusunun eksiklerinin tümleyerek kalkınması için dünya barışının sürmesine gereksinim vardır.

          Atatürkçülük, kişilere ve toplumsal gruplara geniş özgürlük tanımakla birlikte diktacı ve şeriatçı uçlara yer vermeyen bir özgürlük düzeni kurmuştur.
  • 0

http://www.gelgelturkce.blogcu.com
https://www.facebook.com/OzlestirmeKilavuzu
Evrensel olan kavramlardır, sözcükler ulusal olabilir, dahası olmalıdır.
Üyelik görseli
bensay
Yazışmacı
Yazışmacı
 
İleti: 2863
Katılım: 03 Eyl 2007, 14:19
Konum: istanbul
Değerleme: 1432

Ynt: ATATÜRK DEVRİMLERİ

İletigönderen İlteriş » 07 Oca 2009, 16:43

Devrim halk için yapılır.Eğer halk kötü durumda ise ,her türlüsünde,O oğurda Devrim kendi çocuklarını belirler.Ve kendini meydana getirir.Devrimin çocukları devrimi var edince yeryüzünün kuralına uyup sürekliliği sağlamalıdır.Şu laf bu yüzden çok önemlidir...
sürekli devinim sürekli devrim


KUNOĞLU TÜRKÜN BİRLEŞTİĞİ AN HUZURUNU BULACAKTIR

O OĞUR  NE MUTLU TÜRK DEVRİMİ !!!
  • 0

Üyelik görseli
İlteriş
Türkçeséver
Türkçeséver
 
İleti: 34
Katılım: 14 Ara 2008, 14:28
Değerleme: 0


Dön Atatürk ve Dil Devrimi

Kimler çevrimiçi

Bu bölümü gezen üyeler: Hiç bir üye yok ve 1 konuk

Reputation System ©'