Yazışmalık

Başka sese beñzemez ananıñ sesi, Her sözcüñ arasañ vardır Türkçesi

"Ata-Türkümüz"

Mustafa Kemâl Atatürk'üñ Türkçe üzerine çalışmalarını ve Dil Devrimi'ni içerir

"Ata-Türkümüz"

İletigönderen YİĞİT TULGA » 12 Ara 2008, 17:31

Uğrola,

Atatürk Belgeseli

"Ata-Türkümüzün" güzel anıklanmış (hazırlanmış) bir belgeseli.
Türk' ün türküsüdür Ata,
Türkündür,
Türk' ümüz ATA.

Kamerki (Cumhuriyet) Belgeseli
Öneridir:
Sık sık izleyin, belleyin; izlememişlere izletin, belletin.

Uğrola
  • 0

En soñ YİĞİT TULGA tarafından 12 Ara 2008, 17:34 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kéz düzenlendi.
Sözlük indir.
http://tufar.com/SanalBaba/
Taranmasına "kıyacağınız" sözlük varsa benimle iletişim kurunuz.

"Türk Dil Kurumu" ile "Türk Günay Kurumu" özerk, tüzel kişiliğine dönmelidir. Atatürk kalıtını çiğneyenler yargılanmalıdır...
YİĞİT TULGA
Dil Emekçisi
Dil Emekçisi
 
İleti: 973
Katılım: 29 Ağu 2007, 03:48
Değerleme: 34

Ynt: "Ata-Türkümüz"

İletigönderen YİĞİT TULGA » 28 Ara 2008, 14:36

Uğrola,

Özel y-ulatıma (mail, posta) gelen bir iletiyi sizinle üleşmek istedim.

ATATÜRK'ÜN GERÇEK ÖLÜM NEDENİ !!! Hafta sonu Ceyhan Mumcu'yu dinledim.
Konu AB'nin Kemalizm'e bakışıydı. Konuşmasına Attila İlhan'ı anarak
başladı. Onun aydınlanma etkinliklerine editörlük yaptığından söz etti.
"Parola vatan, işareti namus" sözünü yeniden gündeme getirişini anlattı.
Bu söz İzmir'de şehitlik anıtının taşında Arapça harflerle yazılmış bir
sözdü. Attilaİlhan o yazının tozlarını parmaklarıyla silmiş, yeniden
gündeme taşımıştı. Konuşmasının sonunda sorular - yanıtlar bölümüne
geçildi.Ceyhan Mumcu'ya Attila İlhan'ın bir dergide yayınlanan kendisiyle
yapılan söyleşide "Atatürk'ün nasıl öldüğü araştırılmalıdır" dediğini
anımsattım."Bu sözünü onun vasiyeti kabul etmek gerekir. Sizin bu konuda
bir bilginiz var mı?", diye sordum. Aldığım yanıtı okurlarımla paylaşmak
istiyorum:
Bir deniz tabip albayın bu konuda yaptığı doktora tezi vardır.
Orada Atatürk'e yanlış tedavi uygulandığı anlatılmaktadır. Atatürk
sanıldığı gibi siroz hastası değildi. Atatürk' e sıtma tedavisi yapılmış,
aşırı "kinin" yüklenmiş ve karaciğeri bu yüzden iflas etmiş, siroza
dönüşmüştü. Tedaviyi yapan doktor mason locası üstadı azamlarından Doktor Mim Kemal' dir. Durumu iyice kötüleştikten sonra Celâl Bayar' ın ısrarı ile dışarıdan bir doktor getirilir. Yanlış tedavi yapıldığını, karaciğerinin
bu yüzden iflas ettiğini rapor eden bu yabancı doktordur. İstirahat için
2 ay kadar kaldığı Savarona'da nemli sıcaktan durumu daha da kötüleşmiş,
son günlerinde Dolmabahçe Sarayı'na götürülmüştü. Peki, nasıl oldu da
sirozdan öldüğü açıklandı ve bütün yazılı kaynaklarada böyle girdi? Büyük
Millet Meclisinde ölüm raporu gündeme getirildi. Mason locaları 1935'te
kapatılmasına rağmen Mecliste hala mason milletvekilleri vardı. "Efendim,
gençlerimize terbiye olur, onun alkol ve sigaradan öldüğünü duyuralım"
denir ve kabul edilir. Arkasından Yeşilay icat edilir, tarih kitaplarına
da böyle girer. Ceyhan Mumcu' dan bunları duyduktan sonra ne yapmam
gerekir diye düşündüm. İlk işim bu bilgiyi okurlarımla paylaşmak. Şimdi
bu bilgiler elimizde ve biz çocuklarımızı terbiye edeceğiz diye, yüce
önderimiz hakkındaki bu yalanla O' nu halkımızın gözünde küçültmeye devam edecek miyiz? Okul kitaplarından Atatürk'ü çıkartmak için elinden geleni yapan AB, bu düzeltmeyi yapmamıza izin verir mi? Demek ki kendi
kitaplarımızı kendimiz yazmak zorundayız. En çok satılmakta olan "Şu
Çılgın Türkler" kitabı belli ki bir boşluğu dolduruyor. Demek ki;
halkımız şiddetle kendi tarihiyle ilgili doğru bilgilere ulaşma ihtiyacı
duyuyor. Neyse ki Türk ulusu ATATÜRK'ünü hâlâ çok seviyor, hiçbir yalan
O' nu gözden düşüremiyor! Lütfen gönderebildiğiniz herkese gönderin !!!


Atatürk' ün ölmediğini, "öldürüldüğünü" açıkça biliyoruz. Bunu yapan duvarcılar (masonlar) idi. Duvarcılardan öc alınacak, odaları, ocakları, otağları sonsuza değin kapatılacak. Günayda sorumlu olanlar saptanacak artlarından ölüm (ölmüş olsalar bile) yasaları çıkarılacak.
Bu, Türk' üm diyenin andı olmalıdır. Türk kanı yerde konmamalıdır.

Günümüzde bunlara yakınlık duyan, ilişkide olanlar uyarılacak ya da bir gün yok edilecekleri anımsatılacak. Uslarını başlarına devşirsinler, kökü dışarda olanlara, sümülgenlere (emperyalistlere) uşaklıkta yarışmasınlar. Türk uşaklanmaz, yardaklanmaz...

Yasyalın Türk olsunlar. Başkası olmaya uğraşmak boşunadır. Ne kendin olursun ne başkasına yaranırsın. Bunun yerine dönüp dönüp vuruşsunlar, Türklüğü yozlaştıranlarla, töresini bozanlarla kıyışsınlar, acımasınlar...

Atatürk gözlerime bakıyor, bakışları yüreğimin derinlerini dağlıyor. Türk' üm, Türk oğlum, Türk kızım, Türk gencim!, neredesin?,...

Gün dönecek mi, öc sorulacak mı?, diyor...

Uğrola
  • 0

En soñ YİĞİT TULGA tarafından 28 Ara 2008, 14:44 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kéz düzenlendi.
Sözlük indir.
http://tufar.com/SanalBaba/
Taranmasına "kıyacağınız" sözlük varsa benimle iletişim kurunuz.

"Türk Dil Kurumu" ile "Türk Günay Kurumu" özerk, tüzel kişiliğine dönmelidir. Atatürk kalıtını çiğneyenler yargılanmalıdır...
YİĞİT TULGA
Dil Emekçisi
Dil Emekçisi
 
İleti: 973
Katılım: 29 Ağu 2007, 03:48
Değerleme: 34

Ynt: "Ata-Türkümüz"

İletigönderen Tivcil » 28 Ara 2008, 17:31

Uğrola Yiğit Tulga

Atatürk’ümüze kasıtlı yapılan yanlış tedavi, gözardı edilemeyecek kadar kuşku yüklüdür. Fransız Or. Bilge Otar (Prof. Dr.) Fissenger, müslüman ülkelerden gelen hastalarının arasında, hiç alkol kullanmamış olanlarında siroz olduğunu belirtmektedir. sirozun dört nedenini Cem Ertem'in makalesinde okumuştum ve bu makale bende halen bulunur. bir kısmı şöyle'dir: Atatürk'ün muayene ve tedavisi için dört kez getirilen Fransız Prof. Dr. Fissenger ise şöyle diyor:

"Bu hastalığın sırf içkiden geldiği yolundaki düşünce doğru değildir. Benim, Fas, Tunus ve Cezayir'den gelen birçok müslüman hastalarım var ki, ömürlerinde ağızlarına herhangi ispirtolu bir içki koymamışlardır Dolayısıyla hastalığın daha başka ve önemli sebepleri olduğunu kabul etmek lazımdır. Bence bunlar arasında özellikle dengesiz beslenme tarzı ve devamlı kabızlık gibi sebepler başlı başına yer tutmaktadırlar"

Bu açıklamadan sonra daha önce üç olan siroz nedeni aynı hasta için 4'e çıkıyor; alkol, sıtma, hepatit virüsleri 'nin yanına birde dengesiz beslenme ekleniyor. Atatürk'ün siroz hastalığına sebep olarak gösterilen dört ayrı nedenin dördü de Atatürk'te vardır.

Sıtma: İki kez sıtmaya tutulur. Biri çocukluğunda, biri Mayıs 1919'da Samsun'da.

Hepatit Virüsleri: Daha çok diş tedavisi sırasında kapıldığı bilinir. Atatürk; birçok diş tedavisi yaptırmış, diş çektirmiş, üç altın diş taktırmış ve sonunda üst damak protezi yaptırmış, bir kişidir. Bunların birisinde hepatit virüsü kapma olasılığı, o günkü koşulları düşündüğümüzde çok yüksektir.

Dengesiz Beslenme: Atatürk, askeri yaşamında özellikle 12 yıllık savaş ortamındaki yaşamında bulduğunu yemiş ve buldukça yemiştir. Cumhurbaşkanlığı döneminde de disiplinli yemek düzeni yoktur. Sabah kahvaltısı yapmaz, yalnız bir kahve ile sigara içer. Öğleyin çoğu kez yemek yerine sadece bir dilim ekmekle ayran veya limonata içer. Akşam yemeğini düzenli yer. Ancak dengeli beslenmiş olduğunu söylemek zordur.

Alkollü İçki: İçki içer. Gündüz içmez, akşam sofralarında küçük rakının (35 cl.) yarısını içer, sürekli içici değildir, ciddi konuların görüşüleceği sofralarda ve önemli devlet işlerinin yürütüldüğü günlerde içmez. Bu durumda siroz nedeni bunlardan hangisidir? Sıtma mı, hepatit virüsleri mi, dengesiz beslenme mi, alkol mü? Yoksa dördü de birden mi? Bugün için sirozun gerçek nedenine ulaşmak pek mümkün görülmüyor.

Dolayısıyla Atatürk'ün ölümü alkolden olmuştur demek doğru değildir, gerçekçi değildir. Atatürk'ün ölümü sirozdandır ama siroz nedeni alkol değildir. Nedenini bir tıp adamının görüşü ile açıklamayalım.

Prof. Dr. Utkan Kocatürk'ün Görüşü: Prof. Dr. Kocatürk, Kaynakçalı Atatürk Günlüğü'nün son baskısında, konumuzla ilgili bilinmeyen bir raporu ortaya çıkarır ve orijinalini de verir. Rapor 08 Eylül 1938 tarihli; Dr. Nihat Reşat Belger, Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Prof. Dr. Fiessinger tarafından düzenlenmiştir.Kocatürk, raporda iki cümleye dikkat çeker ve bir tıp adamı olarak bunların yorumunu yapar. Raporda ön plana çıkarılan cümleler:

"... Bu vakada 'Laennec' tipinde bir skleröz hepatit söz konusu olamaz. Fakat söz konusu olan 'Hanot ve Gilbert' tipinde bir hipertrofi şeklidir." "Prof. Dr. Fiessinger söz konusu rapora ayrıca şu notu koymuştur: 'Teşhis, Mart ayında formüle edilen teşhistir: Hepatite Sclereuse hypertrophique, type Hanot et Gilbert'."

Prof. Dr. Kocatürk'ün yorumu: "Bugüne kadar bilinmeyen bu rapor, Atatürk'e 07 Eylül 1938'de yapılan karın ponksiyonundan (su alınması) bir gün sonraki muayene bulgularına dayanılarak düzenlenmişti. Karaciğerin küçülmeyip, yine Mart ayındaki muayenede belirlenen büyüklüğü koruması ve üzerinin pürtüksüz oluşu, Prof. Dr. Neşet Ömer (İrdelp) ile Dr. Nihat Reşat Belger'i de alkole bağlı atrofik siroz tanısından bir ölçüde uzaklaştırıp Prof. Dr. Fiessinger'in ileri sürdüğü hipertrofik siroz tanısını kabule yönelttiği anlaşılıyor. Tıp dilinde 'Laennec tipi skleröz hepatit' alkole bağlı siroz demektir; 'Hanot ve Gilbert tipi skleröz hipertrofik hepatit' ise safra yollarındaki kronik tıkanma sonucu gelişen siroz (biliyer siroz) anlamını taşır.

Prof. Dr. Fiessinger, söz konusu rapora özel olarak kaydettiği notta ''Teşhis, Mart ayında formüle edilen teşhistir: Hanot ve Gilbert tipi skleröz hipertrofik hepatit' ifadesine yer verdiğine göre, Mart ayındaki ilk teşhisinde de Atatürk'teki siroz şeklinin alkole bağlı olmadığını düşündüğünü göstermektedir. Prof. Dr. Fiessinger'in gerek Mart ayındaki muayenesinde, gerekse 08 Eylül 1938 tarihli raporda yer alan bu tanısına rağmen, sürekli ve danışman hekimler tarafından 10 Kasım 1938 tarihinde düzenlenen 'Atatürk'ün Ölüm Raporu'nda, mevcut sirozun alkole bağlı bulunduğunu ve Prof. Dr. Fiessinger'in de bu görüşte olduğunu(!) belirtmek üzere '... Mart başlarında Paris'ten çağrılan Prof. Dr. Fiessinger ile Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp arasında Ankara'da bir tıbbi danışma daha yapılarak büyük bir karaciğer ve büyükçe bir dalak bir kere daha müşahade edilmiş ve aynı teşhis konularak, hastalığın bir 'hepatite sclerocongestive ethylique' olduğu cümlesine yer verilmiştir."

Prof. Dr. Kocatürk bu yorumunda, Türk hekimlerince düzenlenen 10 Kasım 1938 tarihli "Ölüm Raporu"nda, sirozun alkole bağlı olduğu tanısına Prof. Dr. Fiessinger'in de ortak edilmesini nazik şekilde haklı olarak eleştiriyor. Ortaya koyduğu rapor ve yaptığı yorum ile sirozun alkole dayalı olmadığını açıklığa kavuşturuyor. Kendileri ile yaptığım görüşmede edindiğim bir bilgi ile konuyu sonuçlandıralım. "Alkole bağlı sirozda karaciğer küçülür, diğer nedenlere bağlı sirozda karaciğer büyür ve büyüklüğünü korur." Atatürk'ün ilk muayene raporlarında ciğerin büyüdüğü, son raporlarda, 08 Eylül tarihli raporda olduğu gibi, ciğerin büyüklüğünü sürdürdüğü, küçülmediği belirtilmektedir.

Dolayısıyla Atatürk'ün sirozu, alkole bağlı bir siroz değildir. Çünkü karaciğeri büyümüştür. Ölümü sirozdandır ama sirozu alkolden değildir. Ölümü alkolden olmamıştır.

(devamı var, gerektiği kadar alıntı ettim). Uğrola
  • 0

En soñ Tivcil tarafından 28 Ara 2008, 17:36 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kéz düzenlendi.
Üyelik görseli
Tivcil
Göñüllü
Göñüllü
 
İleti: 66
Katılım: 30 Tem 2008, 08:54
Değerleme: 0

Ynt: "Ata-Türkümüz"

İletigönderen esen » 29 Ara 2008, 09:49

ATATÜRK'ÜMÜZÜ SAVUNAN ÇOK GÜZEL BİR GENÇLİK VAR  ONUN YAPTIĞI İNKILAPLARA UYMUYORSUNUZ Kİ ARKADAŞLAR BU SİTEDE ATATÜRK YAPTIĞI İNKILAPLA LATİN ALFABESİNİ GETİRMİŞTİR NİÇİN ORKUN TAMGALARINI KULLANIYORSUNUZ? :-X
  • 0

esen
Sesli Yeñi Üye
Sesli Yeñi Üye
 
İleti: 4
Katılım: 12 Kas 2008, 14:13
Değerleme: 0

Ynt: "Ata-Türkümüz"

İletigönderen Tivcil » 29 Ara 2008, 14:00

biraz tarih bilmiş olsan bunu anlarsın sende. Atatürk dil devrimini, Arapça ile Farsçanın keşmekeşliğinden- karmaşıklığından arındırmakla Türk dilini, okur-yazarlığı artırmayı öncelikli tutmuştur. Orkun tamgaları 1893 yılında okundu, Thomsen tarafından. Atatürk, okur yazarlığa öncelik vermeseydi, Türk Damgalarını Türkiye Cumhuriyeti'nin Abecesi yapabilirdi.

Ançıp okur-yazar oranı'nın yükselmesi için dil devrimi'nin, 1928 yılında gerçekleştirilen harf devriminde  kolay anlaşılır ve hazırda bulunan devlet memurları arasında, bilinen bir alfabe tercih edilmiştir. Türk damgalarını bilen gerekli sayıda insan olsaydı, Atatürk harf devriminde, Türk damgalarını, Latin harflerine yeğlerdi. buna kuşkum yok.

uğrola
  • 0

Üyelik görseli
Tivcil
Göñüllü
Göñüllü
 
İleti: 66
Katılım: 30 Tem 2008, 08:54
Değerleme: 0

Ynt: "Ata-Türkümüz"

İletigönderen YİĞİT TULGA » 03 Şub 2009, 03:20

Uğrola,

Kaynak

ATATÜRK'ÇÜ(!) Musacılar (YAHUDİLER)!       

24 Ekim 2001' de ŞALOM'da bu haber yayınlandı;
"Gazetemiz yazarlarından Yakup Almelek'in sözlerini yazdığı, oğlu Alper Almelek'in bestesini yaptığı marş, Atatürkçü Düşünce Derneği'nin (ADD) resmi marşı olarak kabul edildi." (24 Ekim 2001 - ŞALOM)

Zaman zaman komonistlerin (sosyalistlerin) faaliyetlerine dair aldikları kararları madde madde sıralıyoruz.

İçlerinden biri şöyle;

"-Hangi ülkede faaliyet gösteriyor iseniz, o ülkenin ölmüş devlet adamlarını sahiplenecek, yapacağınız propaganda ile onu ve dediklerini çizgimize çekeceksiniz. Aradan yıllar geçtikten sonra herkes onu 'devrimci (solcu)' bilecek."

Tokat Milletvekili Ahmet Gürkan, Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı konuşmada '-Sosyalizmanın anası masonluktur!' diyor.

Öyle oldugunu da madde madde elindeki delillerle ispat ediyor.

Siz yaşadığınız süre içinde; okulda, işte, işyerinde, çarşıda, pazarda her yerde karşılaştığınız insanlardan, tanıdıklarınız veya değil hangisinden duydunuz birinin çıkıp da '-MASONUM' dedigini?

Duymadınız, duyamazsınız... Ama onlar '-solcuyum, sosyalistim, devrimciyim, ateistim, komunistim' derler. Kılıktan kılığa girerler.

İlginizi çekeceğini umduğumuz ibret dolu bir yazı, Eski Van milletvekili ve vatanın sevilen asil evladı muhterem İbrahim Arvas'in kaleminden:

"Hatıratım sona yaklaşırken memleketimizde locaları bulunan Masonlardan biraz bahs etmek isterim. Masonların İstanbul, İzmir, Adana ve Ankara'da bir çok locaları vardır.

Mustafa Kemal Paşa'nın sevmediği iki zümre vardı. Birincisi DÖNMELER , ikincisi de MASONLAR'dı.

Bir gün eski adliye vekili Mahmut Esat Bozkurt'u çağırdı. Kendisine Masonların taksimat, teşkilat ve ahvalini bildirir bir kitab verdi.

'-Bunu güzelce mütalaa et, bir takrirle Halk Partisi Gurup Başkanlığına ver, gurupta bunlara şiddetli bir hücum yap ve gurupça kapanmasına delalet et. Seninde bu işde büyük şeref payın olacaktır.' dedi.

Gurup günü Mahmut Esat Bozkurt riyaset makamına bir takrir verdi ve takririn okunmasını reisten rica etti. Katip takriri okudu. Gurup dinledi.

Hülasası şöyle idi:

'Bizim Eba ancet gelen atalarımızın mensubu bulunduğu tarikatları kapattık, Masonluk ta kökü dışarda bir Yahudi tarikatından başka bir şey değildir. Memleketimizde bunun ne işi vardır? Bunu da gurup kararıyla kapatalım.'

Ve söz istedi, kürsüye gelerek takririni gayet veciz olarak izah etti.

Meclisteki Masonları bir telaşdır aldı. Hele sözcüleri Şükrü Kaya'yı görse idiniz, başından süt dökülmüs kediye benziyordu.

Meşhur hatib Mahmut Esat Beye söz yetişebilir mi idi.

Şükrü Kaya Masonluğun bir hayir(!) müessesesi olduğunu kürsüden söylediği zaman gurubun hemen bütün azası yüzüne haykırdılar;

"Hayır eserleri dediğiniz nedir, birisini gösterebilir misiniz? Yalan söylüyorsun, in aşağı!" dediler.

Mahmut Esat ise MASONLUĞUN kökü dışarda, gizli, memleket ve millet için muzur bir tarikat olduğunu ve her yerde umumi reislerinin yani meşrik-i azamlarının YAHUDİ olduğunu bir çok vesikalarla ispat etti.

Şükrü Kaya, Kazım Özalp, Mazhar Germen son çareyi Katib-i umumi Recep Peker'e iltica etmekte buldular.

Ve salonda oturan Recep Peker'in etrafını alarak yalvarmağa başladılar.

Guruptaki hava çok elektrikli idi. Heyecan son haddini bulmuş, her taraftan "-KAPATALIM!" sesleri yükseliyordu.

O esnada Recep Peker söz istedi ve kürsüye gelerek:

"-Arkadaşlar, çok mühim bir işin üstündeyiz, müsaade buyurun, bu işi bir defa da devlet reisine götürelim, onun da reyini alalım, gelecek hafta bugün tekrar huzurunuza getireceğim." dedi.

Bu söz gurubun tasvibine mazhar oldu ve mesele gelecek haftaya kaldı. Bir hafta sonra olsun, biz herhalde bütün locaları kapatırız dediler.

Ertesi hafta Recep Peker geldi ve kürsüye çıkarak şu müjdeyi verdi:

"-Arkadaşlar; bugünden itibaren Türkiye'de Masonluk kalmamıştır ve bütün localar kapanmıştır."

Salonda bir kıyamettir koptu, alkışlar, bağırmalar ve KAHROLSUN YAHUDI USAKLARI! sesleri tavanları çınlatıyordu.

Şükrü Kaya ile arkadaşları ortadan sırra kadem basmışlardı.

Gurup dağıldıktan sonra doktor Mim Kemal'i öne katarak meclisteki Masonlar toplu olarak Reisicumhura gitmişlerdi.

Mim Kemal, Reisicumhura hitaben:

"-Efendim biz zaten maiyet-i devletinizdeyiz, fakat siz meşrik-i azamımız olursanız biz pervane gibi etrafınızda dönüp dolaşırız." demiş.

Reisicumhur; "-Peki bir şey soracağım, bana cevap veriniz de sonra... Siz Avrupada hangi locaya bağlısınız ve metbuunuzun ismi nedir?

"-Biz Cenova'ya tabiiz ve reisimiz de BARCA MISON Cenaplarıdır" demişler.

Bunun üzerine küplere binen MUSTAFA KEMAL PAŞA onlara hitaben:

"-HAYDİ DEFOLUN BURADAN, CEHENNEM OLUN GİDİN, YAHUDI UŞAKLARI!

Benim milletim bana kahraman sıfatını verdi, ben sizin gibi, bir çıfıt yahudiye uşak mı olacağım? Bu gece sabaha kadar Türkiye'deki bütün localarınızı kapatmadığınız takdirde yarın teşkil edeceğim divan-ı harbi örfi'ye hepinizi verir ve astırırım! Haydi defolun karşımdan!", diyerek onları kovmuş, onlar da yıldırım telgraf ve telefonlarla vaziyeti İstanbul, İzmir ve Adana'ya bildirdiler ve sabah olmadan hepsinin kapanma kararlarını getirip henüz sofrasından kalkamayan reisicumhura verdiler ve derin bir nefes aldılar.

Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa bu suretle bütün MASON localarını kapattı.

İsmet Paşa'nın reisicumhurluğu sırasında kanun-u mahsusla localar kapanmadı diye Masonların müracaatı üzerine tekrar localar açılıp faaliyete başladılar.

Ve 1952 de ise Atatürkçü geçinen ve onunla iftihar eden CELAL BAYAR da, Ahmet Gürkan'ın teklif ettiği ve Masonların loacalarını kapatmak istediği kanun teklifini red ederek bu suretle localarını kanunla pekiştirdi.

Tabii bu ameliyeyi Meclis yaptı, fakat bu müzakerelerin devam ettiği üç celse zarfında Celal Bayar reisicumhur locasına gelerek kanunun müzakerelerini sonuna kadar takip etmiştir.

Cevat Rifat Atilhan bu müzakerelerin devam ettiği üç celse zarfında Celal Bayar reisicumhur locasına gelerek kanunun müzakerelerini sonuna kadar takip etmesini şöyle anlatır;

"- Bu tarihi müzakereleri ben de basın locasından takip ediyordum. Yanımda Burla' nın Ankara Müdürü Alaeddin Mizanoğlu vardı. Milyonluk müessesini kapatıp gelmiş, heyecan içinde müzakereleri takip ediyordu. Celal Bayar da olanca heyecanıyle hatipleri dinliyor fakat gözlerini benden ayıramıyordu. Haklı idi, onu bir hiçlikten o mevkiiye dünya masonluğu getirmişti. (Cevat


Kendisine Türkten başkasını kılavuz edinenler Türk olamazlar. Odaları, ocakları, bucakları, evleri, yuvaları yüzleri sularına bakılmaksızın yeniden kapatılacak.

Bu savaş aldım verdim işine dönse de yeryüzünden duvarcılık silinene dek  onlarla savaşılacak.

(Y.U.C.) Tanrıya sömürüsüz bir acun adamış, adayacak tek yarattığı varsa o da Türk Ulusudur. Ondan başkası aranmasın: Bulunamaz.
Ataürk' e en yakın "arkadaşları" kaypınmıştır (ihanet etmiştir).
Adları bizde saklı.

Uğrola
  • 0

En soñ YİĞİT TULGA tarafından 03 Şub 2009, 03:23 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kéz düzenlendi.
Sözlük indir.
http://tufar.com/SanalBaba/
Taranmasına "kıyacağınız" sözlük varsa benimle iletişim kurunuz.

"Türk Dil Kurumu" ile "Türk Günay Kurumu" özerk, tüzel kişiliğine dönmelidir. Atatürk kalıtını çiğneyenler yargılanmalıdır...
YİĞİT TULGA
Dil Emekçisi
Dil Emekçisi
 
İleti: 973
Katılım: 29 Ağu 2007, 03:48
Değerleme: 34


Dön Atatürk ve Dil Devrimi

Kimler çevrimiçi

Bu bölümü gezen üyeler: Hiç bir üye yok ve 1 konuk

Reputation System ©'