1. bét (Toplam 1 bét)

Elçiye yolu gösterin!

İletiGönderilme zamanı: 25 Şub 2009, 00:55
gönderen YİĞİT TULGA
Uğrola,
Atatürk' ten bir öykücüğün (anekdotun) Türkçeleştirme denemesi:


ELÇİYE (SEFİRE) YOLU GÖSTERİN!

Fıransa' da çok ünlü bir sözlük vardır; Larus (Larousse). Burada bir sözcük var, "dekapter" (décapiter). Bu sözcük 1931 yılındaki sözlükte boynunu vurmak diye açıklanıyor. Sözcüğün bir başka anlamı daha var: Kazığa oturtmak, söydeşi (yani) sivri bir kazık anıklamak ulayı yalnıkları (hazırlamak ve insanları) kazığın bir ucu ağzından çıkacak biçimde üzerine oturtmak... Acımasız bir uygulama. Burada kazığa oturtmak deyiminin anlamını açıklığa kavuşturmak için de örnek veriliyor:
"Türkler bugün bile tutsaklarını (esirlerini) kazığa oturturlar."
Atatürk bunu öğrenince Fıransız büyükelçisini yemeğe buyurluyor (davet ediyor). Elçi, öteki elçilere kaplanlanıyor (böbürleniyor), Atatürk' ten  çağrılandığı için sırnaşıyor (hava atıyor). Köşke geliyor, yemekler yeniyor. Atatürk doğal bir biçimde elçiye bu sözcüğün anlamını soruyor. O da bildiği anlamı söylüyor.
Atatürk : "Sözcüğün başka bir anlamı var mı?", diye sorunca, büyükelçi: "Bunu söylemek için sözlüğe bakmam gerekir", diyor. Atatürk daha önce anıklatmış (hazırlatmış) olduğu ve çalışanlarına öğütlediği biçimde Larus' u getirtip büyükelçinin önüne koyduruyor. Elçi daha işin nereye değin gideceğinin bilemeden coşkuyla okumaya başlıyor. Ancak sözcüğün karşısında kazığa oturtmak konusunda verilen örnek tümceye (cümleye) gelince ancak yarıya dek okuyabiliyor ulayı (ve) yarısından sonra yutkunarak Atatürk' ün yüzüne bakıyor...
Atatürk diyor ki: "Demek ki biz Türkler bugün de tutsaklarımızı (esirlerlerimizi) kazığa oturtuyoruz öyle mi, öyle mi sayın elçi? Sözlüğünüze böyle yazmışsınız , bu doğru mu? Elçi sözlüğü biraz karıştırıyor ulayı bir kaçamak bularak diyor ki: "Ulubayım (Efendim) bu sözlük Katolik Kilisesi' nin basımevinde basılmış, bildiğiniz gibi biz uruksal (laik) ülkeyiz, kilisenin yaptıklarının bizim yönetimimizle bir ilgisi yok. Bizi ilgilendirmez ulayı biz kiliseye karışamayız." Atatürk: "Öyle mi ulubayım, siz uruksal bir ülke olduğunuz için demek ki kiliselere karışamıyorsunuz. Öyleyse ben de yarından tezi yok İstanbul' daki kiliselerin kapılarına koca birer kilit astırıyorum", diyor. Bunu duyan elçi birden ayağa kalkıyor ulayı (ve) : "Saygınbayım (Ekselans), kınaşırız (protesto ederiz)", diyor. Bunun üzerine Atatürk: "Hani sizi ilgilendirmiyordu, karışmıyordunuz?",diyor ulayı ilgililere dönerek: "Elçiye yolu gösteriniz!", diyerek bir anlamda onu kovuyor. Sonra ne mi oluyor?  Fıransız yönetimi uruksallık (laiklik) söylemlerini bir yana (tarafa) bırakıyor, tezden (hemen) o sözlük toplatılıyor ulayı yeni baskısında o tümce (cümle) çıkartılıyor.
Namık Kemal Zeybek
Atatürk' e yolculuk - Yolak B Uzberisi (Kanal B Televizyonu)



Uğrola

Ynt: Elçiye yolu gösterin!

İletiGönderilme zamanı: 28 Oca 2010, 20:02
gönderen atknars
Çok Güzel Bir Öykü.

Ynt: Elçiye yolu gösterin!

İletiGönderilme zamanı: 23 Kas 2011, 00:07
gönderen Batu Han
Çok güzel bir anı.

Ynt: Elçiye yolu gösterin!

İletiGönderilme zamanı: 18 Kas 2013, 21:24
gönderen Bi50likdaha
Yazıyı kim yazmış merak ettim "kaplanlanmak" gibi sözcüğümsüler var.

Re: Elçiye yolu gösterin!

İletiGönderilme zamanı: 23 Ağu 2014, 01:36
gönderen Kafkasmurat
Bu öyküyü ilk defa duyuyorum. Buradan da şunu düşünüyorum: Ya ulusunu bilmeyecek kadar ilgisiz, ya da böyle önemli konularda uyduracak kadar bilgisiz bireyleriz.

Re: Elçiye yolu gösterin!

İletiGönderilme zamanı: 30 Ağu 2014, 22:17
gönderen Sungur Efe
Müsadenizle bu yazıyı ben de çevirmek istiyorum:

Fransada öte ataklı bir sözlük vardır; Larus. Burada bir söz var, “dekapter” (décapiter). Bu söz 1931 yılındaki sözlükte boynunu vurmak diye açıklanır. Sözün bir başka anlamı daha var: Kazığa oturtmak, demek sivri bir kazık anıklamak yine kişileri kazığın bir ucu ağzından çıkacak yağdayda üstüne oturtmak... Taşbağırca bir iş-yumuş. Bunda kazığa oturtma duruklu sözünün anlamını düşündürüş için de ülgü veriliyor:
“Türkler bugün dahi tutkunlarını kazığa oturturlar.”
Atatürk bunu işitende Fransız elçisini a çağrıyor. Elçi, başka elçilere ululanıyor, Atatürkçe çağrıldığı için üstlerinden gülüyor. Köşke geliyor,lar yiyiliyor. Atatürk yaradılıştan yürüyüş-duruşuyla elçiye bu sözün anlamını soruyor. O ise bildiği anlamını eydiyor. Atatürk:
“Sözün başka bir anlamı varmı?” deyip sorunca elçi:
“Bunu eydmek için sözlüğe bakmam gerekir” diyor.
Atatürk burunrak anıkladığı yine kullukçularına verdiği öğütteki dek Larusu geldirip elçinin aldına koyduruyor. Elçi daha işin nereyece varacağının seziminde olmazdan tolkunlanıp okumağa başlıyor. Birak sözün karşısında kazığa oturtma doğrusunda verilen ülgülük söyleme gelende yalnız yarıya değin okuyabiliyor yine yarısından keyin yutkunup Atatürkün yüzüne bakıyor. Atatürk şöyle diyor:
“Demek biz Türkler bugün de tutkunlarımızı kazığa oturtuyoruz, öylemi, öylemi elçi bey? Sözlüğünüze böyle yazmışsınız, bu doğrumu?
Elçi tezine sözlüğü tekşiriyor yine bir yaşırınlık görüp şöyle diyor:
“Beyim bu sözlük Katolik Kilisesinin basmaevinde basıp çıkarılmış, bildiğinizdek biz laik bir ülkeyiz, kilisenin ettiklerinin bizim yolumuzla bir bağlanışı yok. Bizi kızıklandırmaz yine biz kilise ile aralaşamayız.”
Atatürk: “Öylemi beyim, siz laik bir ülke olduğunuz için demek kiliseler ile aralaşamıyorsunuz. Öyle ise ben de erteden başlayıp İstanbuldaki kiliselerin eşiklerine ülken bir bek ile bekleyeceğim.” diyor.
Bunu işiten elçi birden ayağa durup:
’Beyim, karşılık bildiririz” diyor.
Bunun üstüne Atatürk:
’Hani sizi kızıksındırmıyordu, aralaşmıyordunuz?” deyip yumuşçulara eydiyor:
’Elçiye yolu görsetin” deyip onu kovduğunu sezdire söylüyor.
Keyin nemi oluyor? Fransız beyleyiciliği laiklik doğrusundaki sözlerini dışlayıp, tezine o sözlüğü toplatıp yeni basmasında o söylem çıkartılıyor.
Namık Kemal Zeybek
Atatürke yolculuk – B Tolkunu Sınalgısı