Yazışmalık

Başka sese beñzemez ananıñ sesi, Her sözcüñ arasañ vardır Türkçesi

Türkçe' nin büyük "Türk" ozanı!..(Kim ne derse desin)

Dil araştırmacılarınıñ, kurumlarınıñ çalışmalarını içerir.

Türkçe' nin büyük "Türk" ozanı!..(Kim ne derse desin)

İletigönderen YİĞİT TULGA » 18 Oca 2008, 02:35

Alıntı:
http://www.turkdirlik.com/Bilgimece/Tur ... im0017.htm


Nazım Hikmet'i Tanıyor muyuz?
Görsel
-Arif Ekim-

Eminim ki, bu başlığı okuyunca insanımız hemen şu iki cevaptan birisini verecektir: “Tanımaz mıyız, komünist, vatan haini”; yada “tanırız tabii, büyük Türk şairi”!

Komünist olduğuna şüphe yok. Vatan hainliği suçlamasına ise en güzel cevabı, 1962 yılı Temmuz ayında Ankara’da yayınlanan bir gazetenin manşetten “Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor” başlıklı haber yazısı üzerine kaleme aldığı şiiri ile, yine kendisi vermiş:


Görsel
“Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala.

Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.

Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala.”

Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,

bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson’un

66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali

Amerika, bütçemize, 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.

“Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet

Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala.”



Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim,

ben vatan hainiyim,

Vatan çiftliklerinizse,

kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,

vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,

vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,

fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,

vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,

vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,

ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,

vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,

vatan, kurtulmaksa kokmuş karanlığınızdan,

                                      ben vatan hainiyim.



Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:

Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala.

Hayatı meydan okumalarla geçmiş bu yürekli insanın söz konusu ettiğimiz şiiri yazdığı tarihe dikkat edin. 1960 ihtilali, NATO’ya, yani Amerika’ya bağlılık bildirilerek gerçekleştirilmiş; bir zamanlar şairimizin ABD muhibbi olmaları nedeniyle yerden yere vurduğu DP ileri gelenleri bebek’di, köpek’ti son derece gülünç iddialarla yargılanmış ve Menderes ve arkadaşları da idam edilmişlerdi. İhtilalin ilk günlerinden itibaren de, Amerikan yardımları devam etmiş, ihtilalciler ve akabinde gelen hükümetler de ABD’ye bağlılıklarını her fırsatta tekrarlarken, yeni tavizler de vermişlerdi.  Yassıada yargılamalarında dönemin en önemli, belki de tek, Anayasa suçu olan TBMM kararı alınmadan Kore’ye asker gönderilmiş olmasını hatırlayan da, hatırlatan da olmamıştır üstelik. 

Nazım’ın “vatan hainliği”, işte şiirinde hemen bütün yönleriyle dile getirdiği türden ve sınırlar içinde bir “hainlik”tir; günümüz penceresinden bakılınca insan olan her kişinin, her yurtseverin “ben de vatan hainiyim” diyeceği türden bir “hainlik” yani!

Çok yazıldı, çok konuşuldu: Ülkeyi terk etmek zorunda kalması vatan hainliği ile suçlanmasına kanıt teşkil etmez. Etseydi eğer, Mehmet Akif’ten başlayarak, 12 Eylül döneminde ülkeyi terk etmek zorunda kalanlar da dahil, çok kişiyi de bu haksız suçlama ile muhatap etmek gerekirdi.

Görsel

Şairliğine gelince, Prof.Dr. Mehmet Kaplan’ın – ki anti-komünist olduğu herkesin malumudur – O’nun Türkçe’nin büyük şairi olduğu konusunda tartışma kabul etmemesi sanırım yeterli bir delildir. Hani, inatla hala şairliğini tartışmaya cüret eden bir kısım soytarılar var ise, Usta’nın siyasi duruşuna karşı olanların bile şairliği karşısında teslim olduklarını anlatmak için ihtiyaç duydum; yoksa, Nazım’ın şiiri, özünde, yeterli bir tanıktır, yüreği olan ve Türkçe’ye aşık herkes için…

15 Ocak 1902’de dünyaya gelen Nazım’ın, 106. doğum yıldönümünün anılacağı şu günlerde, Büyük Usta ile ilgili çok önemli bir araştırma yayınlandı: “Bakü’ye Gidiyorum Ay Balam”. “Nazım Hikmet’in Azerbaycan’daki İzleri (1921-1963)” alt başlığı ile okura sunulan kitabın yazarı Aslan Kavlak (YKY Yayınları, İstanbul, Ekim 2007).

Hayatı üzerine çokça kitap, makale okuduğumuz; yayınlanan tüm eserlerini defalarca elden geçirdiğimiz, hatta şiirlerini ve bazı konuşmalarını kasetten dinlediğimiz Nazım Hikmet’i gerçekten tanıyor muyuz? Daha doğrusu, ne kadar ve ne ölçüde tanıyoruz? Bakü’ye Gidiyorum Ay Balam’ı okuduktan sonra, kitabın da ana sorusu olan bu sorular kafama takıldı. Nasıl takılmasın ki?

O’nun Sovyetler Birliği’nde geçirdiği yıllarda en fazla önem verdiği dostlarının Türk şair, yazar ve akademisyenleri olduğunu; Azerbaycan örneğinde olduğu gibi, Türk topluluklarının kendi dillerinde ve kendi tarihsel birikimi ile kültürlerini geliştirmeleri için yüreğinin çırpındığını, kitapları Azerbaycan’da yayınlanınca heyecanının doruk noktasına ulaştığını, Bakü’de geçirdiği günlerde çok sevdiği ve hasretini çektiği İstanbul özlemini bir nebze olsun giderdiğini, Azeri lehçesini öğrenmeye çalıştığını, Azeri sanatçıları desteklediğini ve teşvik ettiğini büyük bir keyifle bu kitaptan öğreniyoruz. Öğreniyoruz ve öğrendikçe de şaşırıyoruz…

Meğer malum çevrelerce “vatan haini” diye tanıtılan Nazım, Sovyet idaresi altındaki Türk topluluklarının büyük hamisi imiş. Ve, böylesi bir hamilik için Sovyet gizli polisinin de takibine ve zaman zaman da kovuşturmasına hedef olmuş. Sahiden, TKP bile Nazım Hikmet gibi anlı şanlı bir komünisti aforoz etmeye kalkışmadı mıydı? Demek ki, Nazım’ın siyasi yaşamı üzerinde bile hala tam olarak aralanmamış bir sis perdesi durmakta!

Görsel

Nazım’ın 1927’de ilk şiir kitabının Azerbaycan’da yayınlandığını da öğrenmiş olduk. Aslan Kavlak, kitabında çokça belgeye dayanarak şu tespiti yapmaktadır ki, sanırım haklıdır da: “Türkiye’de olduğu gibi, Azerbaycan’da da şiirdeki kural kırıcı Nazım’dır. Her ne kadar, 20’li yıllardaki Azeri şiirini değerlendiren kimi eleştirmenler, serbest şiirin Azeri edebiyatına girişinde Mayakovski’nin etkisinden söz etseler de, asıl etkileyici ve belirleyici olan Nazım’dır” (Bakü’ye Gidiyorum Ay Balam, s. 51).

Gaspıralı İsmail’in, millici komünist Sultan Galiyev’in ve daha nicelerinin etki ve ağırlığı Azerbaycan’da da canlıdır ve Nazım’ın şu haykırışının yankı bulmaması da imkansızdır:


Görsel

Ben şarktan geliyorum,

Şarkın isyanını

haykıraraktan geliyorum!..

Şarklıyım!.

İsyanda haklıyım!.


Dönemin genç Azeri edebiyatçı yazarlarından Ali Nazım 1928 yılında bakın Nazım Hikmet üzerine ne değerlendirmeler yapmış: “Edebi dil, Nazım Hikmet’te İstanbul Türkçesidir. Bu, başka tür de olamazdı… Aruz ölçüsü Türkçenin doğasına uygun değildir, bu çoktan kanıtlanmıştır. Çünkü aruz ölçüsünde uzun ve kısa sesler olduğu halde bu, dilimizde yoktur. Çünkü aruz, Arapça ve Farsça içindir; o dillerden başka bir yapıya ve kanuna sahip olan Türkçemiz için yabancıdır… Bundan başka, aruz ister istemez Arapça ve Farsça sözcüklerin kullanılmasına sebep olur. Çünkü Türkçe sözcükler aruzun iskeletini dolduramadığından şair ister istemez Farsça ve Arapça sözcükleri kullanır… Bizce serbest şiir yazılacaksa Nazım Hikmet’ten öğrenilmeli ve onun şiirlerindeki esas prensipler iç dinamizm, ritim, ahenk ve hareket, kafiye yeni şiirin esasına koyulmalıdır” (Age, s. 94-97).  Ama, bir noktayı da atlamayalım: Bu düşünceleri ortaya koyan Nazım, yeri geldiğinde, şiirine musiki katmak için, çok ustaca ve bilmeyenlerin anlamasının neredeyse olanaksız olduğu bir maharetle, dizelerinin arasında aruz veznini de ustalıkla kullanmıştır.

Kavlak’ın kitabında bu etki ile ilgili sayısız belge, yazı, şiir karşımıza çıkar. Çağdaş Azeri edebiyatı ve hatta sanatı denilince, Nazım Hikmet’ten ayrı bunun düşünülemeyeceğini görürüz.

Aynı Ali Nazım’ın 1931 yılında kaleme aldığı garip ve saldırgan bir yazı ile Nazım’ın ipini çektiğini de şaşırarak kitaptan öğreniyoruz: Ali Nazım’ın yazısı sadece Azerbaycan’da değil, Sovyetler Birliğinde ve hatta TKP içinde de Nazım Hikmet’in “burjuvalıkla” suçlanmasına neden olmuştur (Age, s. 122-124). Bu yılların, kitapta değinilmez ama, Stalin’in Sultan Galiyev’i yok ettiği ve Sovyet coğrafyasında büyük tasfiyelere başladığı yıllar olduğunu da unutmayalım.

Nazım Hikmet’in dışlanması ve hakkındaki sessizlik Nisan 1950’de bozulacaktır SSCB’de ve dolayısıyla da Azerbaycan’da. O tarihten sonra da, Azerbaycan’da yine Nazım hem şiirleri, hem de üzerine yazılmış inceleme ve tanıtım yazıları ile boy gösterir. Bu tarihten itibaren kitapları da tekrar Azerbaycan’da yayınlanacaktır.

Nazım, uluslararası boyutta yürütülen kampanyalar sonucu, önce hapishaneden salınır Türkiye’de, sonra da yurt dışına kaçmak zorunda kalır. Bu dönemde kaleme aldığı ilk yazılarından birinde bakın nasıl “vatana ihanet”te ısrar ediyor: “Türkiye egemen çevrelerinin siyaseti, ulusal çıkarları koruma siyaseti değil, ulusal ihanet siyasetidir, çünkü sömürge olan bir ülke bağımsız ulusal siyasete sahip olamaz” (Age, s. 152).

Nazım, Türkiye’de hapishane şartlarında dahi yerine getirmekten geri durmadığı bir işi, sanata – hangi dal olursa olsun – yeteneği olanları teşvik etmek konusundaki o yorulmak bilmez gayretini Azerbaycanlı gençlere de gösterir ve çok sayıda insanı da sanat kervanına katar. Bunlardan birisi de heykeltıraş Münevver Rızayeva’dır. Kişisel yeteneğini geliştirmesi için öğrenim süresince maddi yardımda bulunmak dahil her türlü desteği verdiği Münevver, Nazım’la yaptığı son sohbetinden aklında kalanı, şairin bir son isteğini şöyle aktarır: “Biliyorum, ben öldükten sonra Türkiye’de eserlerim yayınlanacak. Ancak isterdim ki, benim sağlığımda, benim İstanbul’umda yayınlansın. Benim halkım bilsin ki, vatanımı seviyorum, onun mutlu olmasını istiyorum, onun geleceğine inanıyorum. Türkiye’de hiç kimse benim hakkımda düşman iftiralarına inanmasın. Ben yalnız Türkiye’yi yabancıların, yeni sömürgecilerin karşısında alçaltanlara düşmanım!..” (Age, s. 235).

Yurt dışında yaşadığı süre boyunca Nazım için memleket hasreti, içinde muazzam bir aşkı barındıran memleket sevgisiyle birlikte, kalbini yoran, onulmaz bir yaradır. En güzel şiirleri de, hiç şüphe yok ki, hasretlik şiirleridir:



Mavi bulutlar geçiyor altın kubbelerin üzerinden,

kırmızı bacaların.

Beyaz kulelerin üzerinden mavi bulutlar geçiyor.

Bakıyorum Moskova’nın pencerelerinin birinden

                         seni düşünüyorum memleketim,

                         memleketim, Türkiyem seni düşünüyorum

zaten bir dakka çıktığın yok aklımdan,

hasretin dayanılır gibi değil


1987 yılına kadar hiçbir yerde yayınlanmamış bir yazısında Nazım Hikmet, Azerbeycan ile ilişkisinin püf noktasına değinir. Bu yazının bunca yıl yayınlanmamış olması da, Nazım’ın üzerinde SSCB’de uygulanan sansürün işaretidir ve kitapta yer alan tek örnek de değildir. Nazım’ı dinleyelim: “Azerbaycan kültürüne bağlıyım. Bu, yalnız Sovyet Azerbaycan kültürüne değil, devrimden önceki Azerbaycan kültürüne de aittir. Örneğin, Dede Korkut bir Azerbaycan yazarı için de ilk büyük edebi abidedir; benim için de! Köroğlu hem Azerbaycan’ın halk kahramanıdır, hem de benim… Fuzuli’yi ben de şiirimin büyük klasiklerinden sayıyorum, Azerbaycan şairi de” (Age, s. 284). Örnekler, uzun makale boyunca, sürer gider…

Nazım Hikmet’i, Aralık 1958’de yine Azerbaycan’da görüyoruz. Bu tarihteki gezisinin amacı, büyük Türk şairi Fuzuli üzerine düzenlenen bir uluslararası toplantıya katılmak ve orada konuşma yapmaktır. Toplantıya Türkiye’den de bir kişi davetli olarak katılır. Kitaptan (Age, s. 312) okuyalım: “Bu toplantıda Türkiye’den davet edilen, o zamanki Türk Dil Kurumu’nun başkanı Agah Sırrı Levend de vardır. Agah Sırrı’nın konuşmasını Nazım ayakta coşkuyla alkışlar ve onu kürsüden indikten sonra kutlamak ister. Nazım’ın kendisine doğru yöneldiğini gören Agah Sırrı, bilerek ona arkasını döner ve görmezlikten gelir. Nazım çok üzülür. Salon tıklım tıklım doludur. Agah Sırrı’nın bu davranışı oradakilerin gözünden kaçmaz ve herkes tarafından yadırganır. Daha sonra kürsüye çıkan Nazım, Agah Sırrı’nın suratına kocaman bir şamar gibi inecek, kısa, özlü ve vurucu şu konuşmayı yapar:

“Fuzuli hangi sultanın zamanında yaşamış, birden aklıma gelmiyor, sultanın adı aklıma gelmiyor. Hele o devir vezir vüzerasının adlarını, mektepte okuttukları halde, çoktan unuttum. Ya şu Fuzuli’nin selamını almayan evkaf memurları. Kim bilir özlerini ne büyük adam saymışlar, Fuzuli’ye, bu beş on akçe rüşvet bile veremiyen fakir şaire nasıl hakaretle bakmışlardır. Ama, halk, Azerlisi, Türkü, Iraklısı, İranlısı, Arnavudu, Bulgaristanlısı, mübarek halk, Fuzuli’nin selamını o sağken de ölümünden dört yüz yıl sonra da eşsiz bir sevgiyle alıyor, alacak. Fuzuli’nin bin yıl sonra da bir insana selam vermesi o insan için büyük bir şeref olacak. Selamını aldık, alıyoruz, Aleykümselam büyük üstat.” 

Agah Sırrı, belli ki, ülkeye dönüşünde Nazım’la kucaklaşmasının hesabını vermekten korkmaktadır. O yıl Fuzuli ile ilgili çokça etkinlikte Nazım’ın bulunduğunu görüyoruz. Bir başka vesileyle yazdığı bir yazıda da dediği gibi, Nazım için “yenilikçilik klasik mirası inkar etmekten değil, ondan istifadeden başlıyor”du (Age, s. 336).

Nazım’ın Bakü’ye son seyahati 1962 sonbaharında gerçekleşir. Bu seyahatin amacı, Türk dünyasının büyük düşünürü Mirza Fetali Ahundzade’nin 150. doğum yıldönümü törenlerine katılmaktır. Türk ulusal bilincinin oluşmasının bu öncü ismine dikkat etmek gerek: “Arap harflerinin Türkçeye uygun olmadığını düşünerek önce bu abecenin ıslahını, daha sonra ise tümüyle değiştirilerek Latin abecesine geçilmesi gerektiğini savundu. Arka arkaya dört abece hazırladı. Hazırladığı abece projesini 1863 yılında İstanbul’a gelerek sadrazam Fuat Paşa’ya sundu. Proje, o zamanki, bilim kurulunda tartışıldı, beğenilmesine karşın savsaklandı” (Age, s. 364). Ahundzade, ekleyelim, cedidci olarak adlandırılan hareketin de öncülerindendir ve Türk milliyetçiliğinin başlangıcını oluşturan düşünürlerden birisidir.

Ahundzade’yi anma toplantılarında Nazım da söz alır, yazıları yayınlanır. Nazım’ın Ahundzade ile ilgili düşünceleri de kayda değer. Özetleyelim: “Ahundzade yalnız Azerbaycan’ın değil, yalnız Doğu’nun, Şark’ın, Asya’nın ve Afrika’nın değil, bütün insanlığın malıdır ve bütün insanlığın övüneceği çok büyük bir yazar, çok büyük bir mütefekkirdir” (Age, s. 365 vd.).

3 Haziran 1963’te Nazım Hikmet yitirilir. Ölümü, hakkında yazılanların, adeta çığ gibi, çoğalmasına neden olur. Ama, bir sıkıntı vardır. Kavlak’tan dinleyelim: “Nazım Hikmet’in hakkında, Azerbaycan basınında yazı yazmak, yazılan yazıyı yayınlatmak her babayiğidin harcı değildir. Bunun için ‘tepedekilerin, karar vericilerin’ icazeti gereklidir; onların denetiminden geçmemiş, olurunu almamış bir yazının yayımlanması olası değildir. Bu yazı, dünya çapında ünlü, komünizme gönül vermiş, ona yaşamını adamış bir şairin ölümü nedeniyle de olsa…”

Böylesi bir garabet durum Nazım’ın ölümü nedeniyle “Büyük Kaybımız” başlıklı bir yazı kaleme alan Zekeriya Sertel’in başına da gelir ve yazısı yayınlanmaz (Age, s. 386-387).

Bakü’ye Gidiyorum Ay Balam’ın son bölümü Nazım Hikmet’in ölümünden sonra hakkında çıkan yazılara ve ilk kez seneler sonra yayınlanmış bazı makalelerine ayrılmış. Büyük Usta’nın sağlığında gün yüzü görmeyen yazılarından birisinin adı da, “Devrimin Hizmetinde”. Meyerhold Tiyatrosunu incelediği bu uzun yazısı, Meyerhold örneğinden yola çıkarak, olgunluk döneminin zirvesindeki Nazım’ın genel olarak sanata bakış açısının ne olduğunu anlatan çok önemli bir yazıdır. Bazı bölümlerini aktaralım: “Rus tiyatro geleneklerine yaslanan Meyerhold’un Doğu tiyatrosu ilkelerini de benimsediğini.. Onun en sevdiği fikirlerden biri şöyleydi: Halkın hayatına, kendi halk tiyatro geleneklerine, folklora kökleriyle bağlı olan her milli tiyatro, gerek yeni ifade olanaklarını, her halktan emekçi seyircinin anladığı, yakın ve aziz bildiği geleneksellik unsurlarıyla ustaca birleştirebilmeyi becerebilmelidir.”

“Meyerhold, tiyatro alanındaki uygulamalarıyla Puşkin’in ilkelerini gerçekleştirir, dramın meydanlarda doğmuş olduğunu ve onun gerçek halk kaynaklarını hatırlatırken, Doğu’nun meydanlarına da uğrar, Doğu tiyatrolarının kendine özgü sadeliğini, lakonizmini, özgünlüğünü, mizansen yöntemlerini, hareketlerin ince ve son derece ifadeli oluşunu severdi… Asya tiyatrosunun lirik epikliği, duyguların yoğunluğu, natüralizmle bağdaşmayan keskin tiyatro hissi. Şekspir’in de takdir ettiği o halk tiyatrosuna özgü şaka da hoşuna giderdi. Meyerhold’un, Şekspir tiyatrosuyla Japon ve Çin tiyatroları arasında benzerlik bulması da sebepsiz değildir.”

“Antikçağ’da kültür değerlerinin sadece Yunanlılarla Romalılar tarafından yaratılmış olduğunu sanmak doğru mudur? Biz Afrika ve Asya halklarının kültürlerinin göz kamaştırıcı zenginliğini de biliyoruz. Hele şimdi bu kültürlerin gerçekten büyük geleneklerinin tüm önemini de anlıyoruz” (Age, s. 392-398).

Söylenecek söz, Nazım gibi usta bir şair olunca, bitmez. Akşin Babayev’in kaleminden Türkçe’nin Büyük Ustası’nın yaşamaya dair düşüncelerini aktararak, bahsi kapatalım: “Nazım Hikmet kendisi de hapishaneden yazdığı mektuplarından birinde yaşamak konusunda diyordu: ‘… Üç tür yaşamak var. Birincisi, yaşadığının farkında bile olmamak. Yani yaşadığını, yaşamak denilen mefhumu bütün azametiyle anlamadan yaşamak. Yani insanların büyük ekseriyeti gibi… İkincisi, nerede olursan ol, hangi şartlar altında olursan ol, yaşamak bir saadettir senin için. Düşünmek, okumak, sevmek, dövüşmek, görmek, işitmek, çalışmak, işkence görmek, nefret etmek, kısaca, bütün bu maddi ve manevi şeyler saadettir senin için. Yani müstakil ve serbest yaşamak denilen şey, ne güzeldir! Bunu her an ve her şeraitte anlarsın. Üçüncüsü, yaşamak sadece bir vazifedir senin için. Bazen ölmek nasıl bir vazife olursa, yaşamak öyle bir vazifedir. Verilmiş bir sözü yerine getirmek gibi. Benim için yaşamak mefhumu ister hapiste olayım, ister olmayayım, ister sevgilimin eli elimde ay ışığını seyredeyim, ister hapishanedeki odamın tavanını, yaşamak bir saadettir. Hatta bana öyle gelir ki, Türk edebiyatında ‘yaşamak ne güzel şeydir’ diyen ilk şair bendenizdir.’”

Akşin Babayev’in şu sözüne katılmamak mümkün mü: “Başka bir yaşamak türü ise, ölümsüzlüktür. Bu, Nazım Hikmet’in kendisine ve eserlerine aittir” (Age, s. 406-407). 

Aslan Kavlak, “Son Söz” olarak şu uyarılarda bulunmuş: “… Nazım Hikmet’in yaşamını gerçekten biliyor muyuz? Buna olumlu yanıt vermem olası değil… Nazım Hikmet, yaşadığı ülkelerde var olan düzenlere ve o düzenlerin yöneticilerine karşı hep muhalif olmuş, muhalif olmakla da kalmamış, onlara karşı kendi doğrularını da ortaya koymuş bir sanatçıdır. Bu nedenle, hem Türkiye’nin hem de Sovyetler Birliği’nin gizli servisleri onu adım adım izlemişler, hakkında raporlar tutmuşlardır. Nazım’ın gerçek yaşamının bilinebilmesi için, bu raporların da açığa çıkarılması gerekir” (Age, s. 419-420).

İstihbarat servislerinin raporlarını ortaya çıkartmak, zor iş! Ama, Büyük Usta’nın ayak izlerini, hayatını, mücadelesini, sanat ve sanatçıya verdiği desteği, komünistliğini, ulusal çıkarlara bağlılığını, ulusal kültüre sahip çıkmasını ve boyun eğmezliğini, yani ayak izlerini takip etmek, ortaya çıkartmak son derecede önemli bir iş. Aslan Kavlak, Bakü’ye Gidiyorum Ay Balam’da bu önemli ve tamamlanmayı bekleyen işin bir penceresini açmış önümüze.. kendisine teşekkür ediyoruz.     

Arif Ekim

2 Ocak 2008


Türk dilinin büyük ozanlarından N. Hikmet Ran' ı doğum (15.Ocak.1902) yıldönümünde saygıyla anıyorum. Onun da bağır bağır bağırdığı gibi ben de haykırıyorum;
Koşun, sümülüme de onun güdümündekilere de kurşun yakmaya çağırıyorum...

Davet

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim!

Bilekler kan içinde, dişler kenetli
ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim!

Kapansın el kapıları bir daha açılmasın
yok edin insanın insana kulluğunu
Bu davet bizim!

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim!

Nazım Hikmet


Türk yok ki?

Bu ülke kimin?

iğim iğim iğiliyor,
didim didim didiliyor,
inim inim iniliyor...

Kime sesleniyorsun?
Tam sömürge olmuşlar,
Yalaka, yardakçı, ummacı olmuşlar.
Türk yok ki?

Yiğit Tulga


Dipçe:
sümülüm...emperyalizm
  • 0

En soñ YİĞİT TULGA tarafından 18 Oca 2008, 03:35 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kéz düzenlendi.
Sözlük indir.
http://tufar.com/SanalBaba/
Taranmasına "kıyacağınız" sözlük varsa benimle iletişim kurunuz.

"Türk Dil Kurumu" ile "Türk Günay Kurumu" özerk, tüzel kişiliğine dönmelidir. Atatürk kalıtını çiğneyenler yargılanmalıdır...
YİĞİT TULGA
Dil Emekçisi
Dil Emekçisi
 
İleti: 973
Katılım: 29 Ağu 2007, 03:48
Değerleme: 18

Dön Dil araştırması yapan bireyler, kurumlar

Kimler çevrimiçi

Bu bölümü gezen üyeler: Hiç bir üye yok ve 2 konuk

Reputation System ©'